dünyada ve türkiyede vicdani red
Hukuksal İnceleme
DÜNYA’DA VE TÜRKİYE’DE VİCDANİ RET
Vicdani Retçi Osman Ülke’nin başvurusu üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği karar nedeniyle zorunlu askerlik hizmetinin reddi yeniden Türkiye’nin gündemine girdi. Bundan sonraki süreçte de gündemde kalacağa benzemektedir. Bu nedenle zorunlu askerlik hizmetini red eğilimi ve olgusunun Dünya’da, özellikle Avrupa’da geçirdiği evreleri ve Türkiye topraklarındaki durumu ele almanın zamanı gelmiştir.
Bu eğilimin kara Avrupa’sında, İngiltere’de ve Amerika Birleşik Devletlerinde ortaya çıkışı genellikle İkinci Dünya savaşı dönemine rastlar. Bu gün özellikle AB ülkeleri ve onların oluşturduğu hukuk çerçevesinde bu sorun çözülmüş görülmektedir. Bizim açımızdansa Anayasamızın 90.maddesindeki düzenleme gereği iç hukukla uluslararası hukuk normları arasında bir uyumsuzluk bulunmaktadır.
Her ne kadar zorunlu askeri hizmete karşı çıkmanın köklerinde dinsel inanış ve kavrayışlar bulunsa da bugün bu karşı çıkış dinsel gerekçelerin ve algılamaların dışına taşmıştır.
Bir takım insanlar ve bunlarca oluşturulan topluluklar ahlaki ve insani değerlerine aykırı olduğu gerekçesiyle zorunlu askerlik hizmetine karşı çıkarken; yine bir takım insanlar ve çevreler ise topyekûn reddi benimseyerek zorunlu askerlik hizmetini yumuşatan “seçimlik” kamu hizmeti getiren düzenlemeleri de kabul etmemektedirler.
İnsanların askerlik yapmayı reddetmelerinin geçmişi Fransız ihtilaline değin dayanmaktadır. Zorunlu askerlik hizmetinin tüm yurttaşlara görev olarak yüklenmesi karşısında özellikle o yıllarda dinsel kavrayış ve anlayışlar nedeniyle, bir takım mezhep gurupları da zorunlu askerlik hizmetlerine karşı çıkmıştır.
Profesör Mieville(*) zorunlu askerlik kurumunun doğuşunu, ortaya çıkışını şöyle açıklamaktadır:
“Vicdani inanış itirazının, modern hukukçu için oraya çıkardığı mesele, ancak Fransız ihtilalinden beri mevcut olan, zorunlu askerlik hizmeti kurumundan kaynaklanmaktadır. O zamanlar “şahsen hizmet etmeyi reddeden” her vatandaşın ölümle cezalandırılacağı kabul edilmişti. Danışma Meclisi kürsüsünde Danton,”Hiç kimse, vatan tehlikede olduğu zaman, alçaklığı ve vatan hainliğini kabul etmeden hizmet etmeyi reddedemez” demişti.
Fransa’da Napolyon devrinde muhafaza olunan mecburi askerlik hizmeti, Avrupa’da XIX ve XX asırlarda genelleşti. Uzun zaman meslekten asker kurumuna sadık kalan İngiltere, bu kurumu birinci dünya savaşı sırasında, Birleşik Devletler birinci, sonra da İkinci Dünya Savaşı sırasında kabul ettiler. İsviçre’de 1848 Anayasası Kurumu temel maddeleri içinde kaydetti.”
Özellikle dinsel inanışları, algılamaları nedeniyle askerlik kurumuna karşı çıkanlar Protestan topluluklarda, Katolik inancının egemen olduğu toplumlara oranla daha çok görülmekteydi. Bunda Katolik inancının “müminlere çıkarlarına ve haklarına zarar vermedikçe devletin yasalarına itaat etmeyi emret(mesinin)...” önemli bir rolü vardır.
Belirtmek gerekir ki Fransız ihtilalinden sonra yaygınlaşan Zorunlu askerlik hizmeti kurumunun karşısında bireylerin ve toplulukların savaşa karşı olmalarının, silahlanarak başka insanları öldürmeyi reddetmelerinin tarihsel geçmişi daha eskidir. Gerçekten de askerlik yapmayı reddetme ve savaşmama; diğer bir söylemle “Vicdani retçilik” ilk Hıristiyanlık dönemine değin ulaşan bir geçmişe sahip olup, askerlik yapmayı reddetme ilk çağ Hıristiyanlığının tarihi kadar eski bir gelenektir.
İsa’nın yakalanışı sırasında Pierre’in elindeki kılıcını düşürmesini, kılıcın tanrı tarafından düşürüldüğü; bununla bütün insanların, ellerindeki kılıcı bırakmasını istediği biçiminde yorumlayan bu tarikatların temsilcileri bunu temel ilke haline getirmişlerdir. Hıristiyanlığın özellikle Roma içerisinde yayılmaya başlamasını müteakiben ilk Hıristiyanlar arasında bu inanç temelinde askerliğe karşı çıkılmıştır. Roma imparatorluğu’nda “Proeliare”, “Bellare” diye adlandırılan askerlik yapmayan bir topluluğun olduğunu bir kısım Roma tarihçileri de kaydetmiştir. (H.Mieville )
Muhtemeldir ki Anadolu’da özellikle ilk Hıristiyan yerleşmelerinde yeraltı kentlerinin inşa edilmesinde de bu türden saiklerin olması olasıdır. Roma ordusundan, Roma imparatorluğunun gözünden uzak bir yaşam sürmeye çalışan ilk Hıristiyan topluluklarının yeraltı kentlerinde kendilerine özgü bir yaşam sürmeleri ve bu kentlerde savaşa, savaş araçlarına ilişkin buluntulara rastlanmaması bu toplulukların Roma imparatorluğunun askersel, dinsel baskısının yanında, askerlik hizmetini yapmaktan da kaçındıklarının bir göstergesi olabilir.
Kökenleri ilk Hıristiyanlara dayanan vicdani red kavramı bu günkü Dünyada özellikle Avrupa’da dinsel nedenler yanında siyasal nedenlerle askerlik yapmayı reddedenleri de kapsayan bir kavrama dönüşmüştür. Özellikle Avrupa Birliği devletlerinde insan hakları çerçevesinde değerlendirilen vicdani red özellikle doksanlı yıllardan sonra artan bir hızla, ya kaldırılmış, yerine profesyonel askerlik hizmeti getirilmiş; ya da zorunlu askerlik hizmetin yanında seçimlik sivil hizmet biçimleri getirilmiştir. Askerlik hizmeti yapmak istemeyenlere geri hizmetlerde, sağlık hizmetlerinde ya da birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi başka kamu kurum ve kuruluşlarında hizmet seçeneği sunulmuştur.
Zorunlu askerlik hizmetinden top yekûn bir kaçışın önüne geçmek için ve belki de halkın giderek askerlik hizmetinden soğuyacağını düşündüklerinden olmalıdır ki birçok Avrupa ülkesi zorunlu askerlik hizmetinin karşısında kamu kurumlarında çalışma zorunluluğunu getirirken, kamu kurumlarında çalışma süresini askerlik hizmetine göre daha uzun tutmaktadır. Aslında zorunlu askerlik, ya da askerlik hizmeti yerine kamu kurum kuruluşlarında çalıştırılmanın arasında çok bir fark olmasa gerektir. Önemli olan bireyin özgürlüğünün kısıtlanması, bireyin kendi istemleri dışında bir hizmete tabi tutulmasıysa değişen bir şey yoktur. Eğer insan hakları açısından bakılacaksa her ikisi de insan iradesine aykırı bir durumdur. Ne var ki Batı hukuk normları askerlik yapmak istemeyeni ancak başka bir kamu kurumunda çalıştırmak koşuluyla affetmektedir.
AVRUPA UYGULAMASI NASIL?
Bu gün pek çok Avrupa ülkesinde zorunlu askerlik kurumu yok. İngiltere’de Askerlik isteğe bağlı ve profesyonel bir kurum. Avrupa Birliği üyesi Fransa, Hollanda, İtalya ve Belçika gibi ülkelerde de 90lı yıllardan sonra zorunlu askerlik uygulamasına son verilmiştir.
Askerlik yerine sunulan kamu kurum kuruluşlarında çalıştırılma süreleri ülkeden ülkeye değişmektedir. Ama bu uygulamaya yer veren tüm ülkelerde sivil hizmet süreleri uzun tutulmaktadır. Örneğin Finlandiya da askerlik 8,5 ay, kamu hizmeti 13 ay iken, Portekiz’de bu süre 4 aya 7 ay, Almanya´da ise askerlik 9 ayken kamu kurum kuruluşlarında çalıştırılma 10 aydır.
Askerliğin zorunlu hale getirilmesi, buna karşı koyan vicdani retçilerin mücadelesi ve nihayet zorunlu askerlik hizmetine karşı “seçimlik” hizmetlerin kabul edilmesi her ülkede farklı seyirler izlemiştir. Bu ülkeleri tek tek ele almak yerine, tarihsel nedenlerle de olsa bizi de ilgilendiren Rusya’daki vicdani red hareketinin geçmişine ve hukuksal duruma kısa bir göz atmak istiyorum. Bunun bizi ilgilendiren boyutu Rusya’daki Maksimist, Molokanist vicdani retçilerin bu tavırları yüzünden 1878 li yıllardan sonra Kafkasya ve Anadolu topraklarında iskân edilmeleri ve benzeri sorunu Büyük Millet Meclisi topraklarında da yaşamalarıdır.
Çarlık Rusya’sında Molokanist, Dukhoborist öğretiyi temel alan tarikatların üyelerinin zorunlu askerlik kurumuna karşı mücadele ettikleri bilinmektedir. Evleri basılan, zorla kiliseye götürülmeye çalışılan; dahası papazlarca evleri basılarak imana getirilmeye çalışılan Molokanların askerlik yapmayı ve savaşmayı reddetmesi, kilisenin ve devletin boy hedefi haline gelmesine yol açmıştır. Molokanlar Ortodoksların aksine perhiz günlerinde de süt içiyor, bir takım hayvansal ürünleri tüketmiyor, ruhban sınıfını kabul etmiyor; tanrı ile aralarında haç, ikona, kilise gibi öğeleri sokmuyorlar. Bütün bunların dışında da savaşmayı ve askerlik yapmayı da kabul etmiyorlar. Elbette ki Molokanizmin en temel ilkelerinden olan bu anlayış yok sayılarak Molokan halkını askere almak, imkânsızdan öte bir şeydi. Gerçekten de Molokan inancına karşı mücadele edemeyen Çarlık ve kilise onlara karşı sıkı bir baskı ve tecrit politikası uygulamış; öyle ki onlara iş verilmesi engellenmiş, dolaşım özgürlükleri ellerinden alınmıştır.
Verilen uzun mücadeleler sonunda bu halkın Rusya’dan Kafkas ardı’na, Don havzasına ve Sibirya’ya gönderilmelerine izin verilmiştir. Zorunlu askerlik hizmetine karşı çıkanların Rusya’nın uzak bölgelerine, işgal ve ilhak edilen yörelerine gönderilmesiyle de sorun, çözüme (!) kavuşturulmuş oluyordu.
Daha sonraları; gerek Sovyetler Birliği döneminde, gerekse bu günkü Rusya federasyonunda dinsel inanışları gereği askerlik yapmak istemeyen bu topluluklara ilişkin özel düzenlemeler getirilmiştir.
Sovyetler Birliği döneminde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği anayasasının, 18. b maddesinde, “Her birlik cumhuriyetinin kendine mahsus askeri kuvveti vardır” der. 132. maddede, “Evrensel askerlik hizmeti genel bir kuraldır. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği silahlı kuvvetlerinde askerlik hizmeti, Sovyet sosyalist cumhuriyetler birliği yurttaşları için şerefli bir görevdir.” Denilerek askerlik hizmeti zorunlu kılınmıştır. Buna karşın Sovyetler Birliği’nde dini sebeplerle itiraz edenlerin her hangi bir askeri hizmetten değil de, silahlı hizmetten muaf tutulmalarına bir engel yoktur. Sovyetler Birliği Ceza Kanunu’nun 59.maddesi bu durumda olanların geride ve cephedeki müfrezelerde hizmet görmek üzere yapılan davete icabet etmek zorunda olduklarını düzenlenmiştir.
Savaş Komünizmi döneminde bile “insaflı muhalif”lere karşı verilen mahkeme kararlarında dinsel değerler göz önünde tutulmuştur. “…mahkeme kararı ile sadece askerlik hizmetini uygun bir hizmette geçirmesine izin verilmekle kalınmıyor, aynı zamanda mahkeme dini gurup ve toplulukların ortak konseyine bu muhalife teklif edilen hizmetin onun dini inançları ile bağdaşıp bağdaşmadığı ve içtenliği hakkında danışmak zorundaydı.” (Schlesinger.)
Bugüne gelince: Sovyet Sosyalist cumhuriyetler Birliği’nin dağılmasından sonra oluşan ülkelerin anayasalarında da buna benzer anlayışları görmek mümkündür.
Örneğin Rusya Federasyonu anayasasını incelediğimizde bu konudaki düzenlemenin,
”1. Vatanı savunma her bir Rusya Federasyonu vatandaşının görevi ve yükümlülüğüdür.
2. Rusya Federasyonu vatandaşı federal kanuna uygun olarak askeri hizmet yapar.
3. Rusya Federasyonu vatandaşı görüşü veya dini itikadı askeri hizmetin yapılmasına aykırıysa, ayrıca federal kanunla belirlenen diğer durumlarda alternatif sivil hizmet yapma hakkı vardır.”(madde 59) Biçiminde olduğunu görmekteyiz.
Aynı konuya ilişkin Azerbaycan Cumhuriyeti anayasasındaki düzenleme ise şöyledir.
“ 1.Vatanı savunmak her bir vatandaşın borcudur. Kanunla belirlenmiş şekilde vatandaşlar askeri hizmette bulunurlar.
2.Vatandaşların inancı askeri hizmet yapmaya ters düşüyorsa, kanunla belirlenmiş durumlarda askerlik hizmetinin alternatif bir hizmetle değiştirilmesi mümkündür.”(m.76) denilmektedir. Aslında bağımsızlığın ilk yıllarında bu maddenin ilk hali daha farklıydı.İlk düzenleme “Vatandaşların inancı askeri hizmet yapmaya ters düşüyorsa, kanunla belirlenmiş durumlarda askerlik hizmetinin alternatif bir askeri hizmetle değiştirilmesi mümkündür. ” Biçimindeydi. 24Ağustos 2002 tarihinde yapılan bir referandumla bu madde yukarıda aktardığımız biçimde değiştirilmiştir.
Diyebiliriz ki topraklarında Maksimistlerin; Molokan ve Dukhoborların yaşadığı bütün eski Sovyetler Birliği cumhuriyetlerinde bu halkların askerlik yapmamaya ilişkin duyarlılıkları bugün de dikkate alınmaktadır.
TÜRKİYE’DE VİCDANİ RED
Türkiye’de zorunlu askerlik hizmeti yapmak istemeyenlere bir kamu hizmeti alternatifinin sunulması için anayasal bir engel bulunmamasına karşın yasal düzenleme eksikliği nedeniyle zorunlu askerlik hizmeti yaptırılmaktadır. Anayasamızın 72 maddesinde, “Vatan hizmeti her Türk’ün hakkı ve ödevidir. Bu hizmetin silahlı kuvvetlerde veya kamu kesiminde ne şekilde yerine getirileceği veya getirilmiş sayılacağı kanunla düzenlenir.” Denmektedir. Yani zorunlu askerlik hizmeti yerine seçimlik bir kamu hizmeti seçeneği yasal olarak getirilebilir.Ancak 1632 sayılı Askeri Ceza Kanunu’nda “bir şahsın hareketini vicdanına veya dinine göre lazım saymış olması, yapmak veya yapmamakla vukua gelen bir suçun cezayı mucip olmasına mani teşkil etmez.” (M.45) denilerek vicdani veya dini nedenlerle bir şeyi yapmaktan kaçınmanın suç olacağı ve cezalandırılacağı vurgulanmıştır. Belirttiğimiz gibi yasalarımızda Zorunlu askerlik hizmeti yapmayı reddi cezalandıran özel bir düzenleme bulunmamaktadır. Bunun yerine Askeri Ceza kanunda düzenlenmiş bulunan “emre itaatsizlikte ısrar” veya durumun özelliklerine göre TCK da düzenlenen “halkı askerlikten soğutma “halleri için düzenlenen cezalar verilmektedir.
Ancak önünde sonunda Türkiye’nin bu konuda uygun bir düzenleme yapması gerekecektir. Belirttiğim gibi bu konuda anayasal bir engel bulunmamaktadır; yasal bir düzenleme ile bu sorun kolaylıkla aşılabilecek, çıkarılacak bir kanunla birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi askerlik hizmetini yapmak isteyemeyenlere seçimlik zorunlu çalışma süreleri getirilebilecek tir. Gerek ordunun modernizasyonun, gerekse askeri birimlerin yapılarının giderek farklılaş masının zaten atıl bir gücün meydana gelmesine neden olduğu; askere alınan bireylerin önemli bir kısmının doğru dürüst bir askeri eğitimden geçmeksizin “şafak sayarak” günü doldurduğu savunularak “zorunlu askerlik hizmeti” yanında seçimlik “zorunlu kamu hizmetinin” getirilmesi gerektiğini; böyle bir yola başvurmanın zorunlu hale gelmiş olduğu söylenebilir. Ne var ki bu günden yarına zorunlu askerlik hizmetinin “seçimlik” bir “kamu” hizmetiyle birlikte yükümlülere sunulabileceği beklentilerinin de çok gerçekçi olmadığını düşünüyorum. Türkiye’de zorunlu askerlik kurumunun devamından yana olanların bu kurumun ve uygulamanın ordunun topluma yabancılaşmasını engellemenin bir yolu olarak da gördüklerine kuşku yoktur. “askerlik” toplumun tüm bireyleri için zorunlu olduğu sürece toplumla ordu arasındaki yabancılaşma o ölçüde az olacaktır. Bunun dışında özellikle silahlı eylemlerin olduğu bir dönemde böyle bir “seçimlik” sunumun yabancılaşmayı daha da arttırması da olasıdır.
Öte yandan zorunlu askerlik hizmetinin karşısına “seçimlik” sivil hizmetlerin konması da, bu hizmetten yararlananlarla yararlanmayanlar arasında “eşitsiz”,”adaletsiz “bir durum doğuracaktır. Özellikle Güneydoğu’da yaşanan olaylar göz önüne alındığında böyle bir dönemde bu tür bir “yasal” düzenleme ne kadar zorlaştırılmış olursa olsun; ne kadar uzun olursa olsun yükümlülerin “sivil” hizmetleri askerliğe tercih edebileceği kuşkusunu doğurmaktadır. Bu nedenlerle zorunlu askerlik hizmetinin “seçimlik” olması olasılığı şimdilik güç gibi görünüyor. Kimi bireylerin “Vicdani retçi” olarak, sahip oldukları bir takım duyarlılıklar ve değerler nedeniyle askerlik yapmayı reddetmesinin dışında, kimi çevrelerde de Türkiye’de zorunlu askerlik hizmetlerinin karşısına seçimlik “kamu” hizmetinin konulması halinde bunun istismara yol açacağı kaygısı yaşanmaktadır. Ancak; kanımca istismara açık olsa da bu anlayışın; yani kamu hizmetinde çalışma anlayışının kitlesellik kazanması mümkün değil gibi. Askerliğin “vatani görev”, “kutsal bir görev” olarak kabul edilerek benimsendiği bir toplumda, bırakalım bu yaklaşımın toplum tarafından hoş karşılanan bir olgu olup olmamasını; meşruiyeti konusunda bir görüş birliğinin dahi olmaması nedeniyle bu günden yarına “kamu hizmeti” tercihinin kitlesel bir olgu olması mümkün değildir.Ancak özellikle parası olan ve “cüzdani retçi” diye adlandırabileceğimiz varlıklıların askerlik yapmak istemeyen çocuklarına astronomik rakamlarla ödeme yaparak “çürük” raporları aldığı bilinmektedir. Bu tür olayların parasal olanakları olmayan insanlarda askerlik yapmaya karşı genel bir isteksizlik uyandırdığı da ortadadır.
Osman Ülke’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurarak Türkiye'yi tazminat ödemeye mahkûm ettirmesi yanında kimi reddiyecilere ilişkin yargılamalar sürmektedir.
Bu güne değin 10 u aşkın vicdani retçi, 'halkı askerlikten soğutma'dan ve “emre itaatsizlik”ten cezalandırılmıştır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenmiş olan “halkı askerlikten soğutma” suçunun birden fazla işlenmesi hallerinde her suçtan ayrı ayrı cezalandırılmanın yanında, mükerrer suç olması olasılığı da bulunmaktadır. Bu durum verilecek cezanın sonuçlarının ağırlaşmasına yol açacaktır; ancak TCK’de ki düzenlemeye göre (M.58) bunun için önceki suça ilişkin hükmün kesinleşmiş olması gerekecektir.
Öte yandan vicdani retçilerin cezalandırılma nedeni çoğunlukla “emre itaatsizlik”tir.
Emre itaatsizlikte ısrar edenlere ilişkin yasal düzenleme 1632 sayılı Askeri Ceza kanununda düzenlenmiş olup buna göre
“1.hizmete müteallik emri hiç yapmayan, itaatten fiilen veya söz ile imtina eden veya emir tekrarı edildiği halde itaat etmemekte ısrar edenler iki seneye kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar.
2.Yukarıdaki fıkrada yazılı suçlar seferberlikte yapılırsa beş ve düşman karşısında yapılırsa on seneye kadar ağır hapis cezası hükmolunur.”(M.87)
Ancak belirtmek gerekir ki Askeri Ceza kanununda Mükerrer suç nedeniyle mükerer suça ilişkin kanun maddesinin uygulanabilmesi için o suça ilişkin düzenlemede açıkça ”tekerrürden dolayı cezanın artırılacağı” hususu yazılı olmalıdır. ASCK da ise emre itaatsizlikte ısrar suçunu düzenleyen maddede buna yer verilmemiştir. Bu durumda sanığın aynı suçu her işleyişinde ayrı ayrı cezalandırılması gerekmektedir.
Cezaların artması da bu suçu işleyenlerin konuyu daha bir sıklıkla uluslararası yargı boyutuna taşımasına neden olacaktır.
Aslında aynı nedenle; askerlik yapmayı reddetme nedeniyle takınılan tavır kişinin sivil veya asker olması;silah altında olması ve olmamasının farklılıkları nedeniyle farklı ceza kanunlarındaki yaptırımlarla karşılaşmalarına yol açmaktadır.
Sivilin askerlik hizmetine karşı olduğuna, askerlik yapmayı reddettiğine ilişkin beyanı TCK nın “halkı askerlikten soğutma”ya ilişkin hükümlerinin; koşularının varlığı halinde mükerrer suça ilişkin düzenlemelerin de uygulanmasına neden olacakken; silah altındaki bireyin askerlik yapmamak adına yemin etmekten ve silah kuşanmaktan kaçınması; emirlere uymamakta direnmesi halinde de As:C.K nın ilgili “emre itaatsizlikte ısrar” suçundan her itaatsizlik nedeniyle defalarca ve ayrı ayrı cezalandırılması sonucunu doğurabilecektir .
İsviçre’de Vicdani ret’le ilgili yargılamalara ilişkin tartışmalar sırasında Prof. H.L.Mieville bu suça uygulanan mükerrer suça ilişkin yaptırımlar konusunda mükerrirliğin ağırlaştırıcı neden olarak değil; tersine bu ısrarının onun samimiyetini gösteren kuvvetli bir kanıtı olarak kabul edilmesi gerektiği düşüncesini öne sürmüştür.
Bizde ise bu sorunun çözümü daha karmaşık ve güçtür. Çünkü belirttiğimiz gibi her iki ceza kanununda da ayrı sistemler benimsenmiştir.
TÜRKİYE’DE VİCDANİ RED KAVRAMININ TARİHSEL KÖKENLERİ
Türkiye’de vicdani red kavramının tarihsel kökenleri var mıdır; varsa nedir? Sorusuna olumlu yanıt vermenin zor olduğu söylenebilir.
Savaşçı ve dünyayı dar-ül harb, dar-ül İslam olarak algılayan bir geleneğin egemen olduğu bir toplumda vicdani red kavramının olmadığını söylemek doğru görünse bile bu geçmişte Anadolu topraklarında böyle bir geleneğe sahip olan toplulukların olmadığı anlamına gelmiyor elbette.
Osmanlı askerlik hizmetini Müslüman halklara özgüleyerek Müslüman olmayan toplulukların askerlik hizmeti dışında tutulmasına özen göstermiştir. Bu anlayış 1856 Islahat Fermanı’na değin süre gelmiş, bu dönemde gayrı- Müslimlerin de eşitlik ilkesi gereği askere alınmasına karar verilmişse de bu da tam anlamıyla yürümemiş; 1914 de askere alınan gayri-müslim unsurlar geri hizmetlerde çalıştırılmaya, 1915 de ise tümüyle askerlik hizmetinden uzaklaştırılmaya başlanmıştır. Kurtuluş savaşında bile gayri-Müslimler askere alınmamış; ancak bu durum “siyasal” bir istisna ile bozulmuştur. Hiçbir gayri müslimin silahaltına alınmadığı bir dönemde Büyük Millet Meclisi topraklarına yeni katılan Kars ve çevresinde yaşayan yukarıda Rusya bahsinde sözünü ettiğimiz “ilk Hıristiyan” guruplarından olan Molokanlar ve Dukhoborlar silahaltına alınmıştır. Bunun nedeni belirttiğimiz gibi tamamen siyasaldır. Bolşevik telakkilere sahip olduğu düşünülen bu halkın ülkeyi Bolşevikleştirebileceğini düşünen askeri şefler bu halkın Rusya’ya göçünü sağlayabilmek için erkeklerini askere almağa kalkışmışlardır.
Buradaki müthiş ironi ise askere alınan Molokanların inanışları gereği askerlik yapmayı reddetmiş olmalarıdır.
Anadolu toprağında böyle bir geleneğin yaşadığı nedense hiç bilinmez ve yok sayılır.
Oysa Kars ve çevresinde yaşamış olan Molokan toplulukları bu öğretinin önemli birer temsilcisi olagelmişlerdir.
Molokan toplumu hakkında yazılanların çoğunda onların Rus’luğu öne çıkartılmış, dönemin siyasal iktidarının Rus çarlığının yöre halkını asimile etmek için onları buraya getirdiğini; ya da yöreyi Ruslaştırmak amacıyla bunları yaptığını iddia etmişlerdir. Aslında bu halkın yaşadıkları yörelerden sökülerek Kafkas-ardı topraklarına,Anadolu’ya getiriliş nedeni tam da yazının başında değindiğimiz neden; yani Molokan halkının askerliğe ve savaşa karşı olan tavrıdır. İnançları gereği tanrının tüm savaşçıların elindeki silahları yere düşürdüğüne inanan ve bu nedenle artık insan öldürmemek gerektiğini savunan bu halk çok büyük acılara katlanmıştır. Önce Çar için savaşmayı reddetmiştir. Onların bu barışçı, reddiyeci felsefeleri Çarlık Rusyası’nda dışlanmalarına neden olmuştur. Her şeye karşın sürüldükleri topraklarda 1917 Ekim devrimi’ne değin inançlarını yaşatmayı başarmışlardır. Ne var ki Ekim devrimi’ni müteakiben Kafkasya’nın Rusya’dan kopartılmasından ve de Kars ve çevresindeki toprakların Büyük Millet Meclisi Hükümeti topraklarına katılmasından sonra, 1978 den beri yaşadıkları bu topraklarda da hedef haline gelmişlerdir.
13 Ekim 1921 de Kars’ta Türkiye, Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan arasında dostluk antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmaya taraf ülkeler bir yanda Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile diğer yanda Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan Sosyalist Sovyetler Cumhuriyetleri Hükümetleri nin yanında Rusya Sovyetleri Sosyalist Cumhuriyeti Hükümeti de katılmışlardır. Bu antlaşmanın Molokanlar açısından önemli bir özelliği bulunmaktadır. Anlaşmanın 11. maddesinde Kars topraklarında yaşayan Molokanların; aynı biçimde Rusya ve diğer taraf ülkeler topraklarında yaşayan Türk uyruklu kişilerin de karşılıklı olarak yerleşmiş bulundukları ülkelerde diğer vatandaşlarla aynı hakka sahip olmakla birlikte askerlik hizmetlerine ilişkin yasalardan ayrık tutulacağı, söz konusu yasaların bunlara uygulanmayacağı karar altına alınmıştır .
Madde şöyledir :
Madde 11— Bağıtlı Taraflardan birinin öteki Taraf topraklarında oturan uyrukları, yerleşmiş oldukları ülke yasalarından doğan hak ve görevlere uygun biçimde işlem görmekle birlikte, ulusal savunmaya ilişkin yasalardan bağışık tutulup onlara uymaları istenilmeyecektir.Aile veraset hakları ile ehliyete ilişkin işlerde de Tarafların uyrukları işbu Madde hükümlerinin dışında kalacaklardır. Bu konular bir özel anlaşma yapılarak çözümlenecektir.”
Ancak bu antlaşmadan sonra yaşanan süreç Türkiye’ nin bu düzenlemeye uymadığını gösterecektir. Yukarıya aldığımız antlaşma hükmüne göre Molokanların ulusal savunmaya ilişkin yasalardan bağışık tutulacağı kararlaştırılmışsa da bundan vazgeçilerek Molokanların Türkiye’den ayrılmaya zorlanması politikası tercih edilmiştir.
Yerleşik Molokan toplumunun siyasallaşması ve önemli bir siyasal güç haline gelmesi konusunda Özellikle Kâzım KARABEKİR in önyargıları ve yönlendirmeleri Meclis Hükümeti için yol gösterici olmuştur. Bu sorunun çözümü için de (!) Molokanların can damarı olan askerlik sorununa yüklenilmekte bulunulmuştur.
Sınırlar içerisinde kalan tüm Molokanların 20 Ocak 1921 tarihine değin Türkiye yi terk etmediği takdirde askere alınacağı yönünde karar alınmıştır.
“Molokanların en nihayet 20 kânunusaniye kadar memleketimizden çıkmadıkları halde katiyen askere alınacakları hakkında Ankara’dan emir geldi. Kars Rus Sovyet konsolosu Norman ziyaretime geldi. Molokanların askere alınması halinde Rusya’daki Türk tebaasının da askere alınacağını söyledi. Cevaben hükümetimiz 20 kânunusaniye kadar müddet temdid etmiştir, bundan sonra gitmezlerse askere alınacaklardır, artık bence yapılacak bir şey olmadığını söyledim.”(Karabekir.)
18 Mayıs 1921 de Çiçerin tarafından Ali Fuat'a gönderilen bir notayla Molokanların sürgün edilmesi kınanır. Çiçerin nota’da Molokanların köylerinden kovulduğunu; yerlerine Anadolu’dan getirilen Müslümanların yerleştirildiğini; Rusların ahırlarda yaşamaya mahkûm edildiklerini belirterek bu durumun derhal düzeltilmesini, aksi takdirde bu davranışların Rus emekçi kitlelerinin tepkilerine neden olacağını belirtir. Çok geçemeden 21 Mayısta bir başka nota ile de Molokanlara karşı yürütülen keyfi tutuklamalar, zorbalıklar ve hırsızlıkların sistematik bir hale geldiği bildirilerek, Rus halkının tepkisinin giderek arttığı belirtilirse de yapılan yazışmalardan anlaşıldığı kadarıyla pek bir sonuç alınamaz. Ali Fuat Cebesoy bu konunun kendisine değil, Ankara hükümetine iletilmesi gerektiğini söyler. Haziran 1921 de Çiçerin’in büyükelçi Ali Fuat’a vermiş olduğu yeni nota daha serttir.
“…bu toprakları terk edip göç etmek isteyen Molokanlar, malını mülkünü beraberlerinde alıp götürebilirler, ne yazık ki buna Türk makamları engel olmaya çalıştılar; bu da yetmedi, Molokanlar soyuldu ve her türlü baskı altında bırakıldı, ellerinden toprakları alındı. Bu göçmenler evlerinden kovuldu, açlıktan yarı ölmüş Molokanlar ahırlara ve tavlalara kapatıldı… Kars bölgesinde yaşayan Rus halkının zorla askere alınması da XII maddeyi ihlal edici keyfi bir harekettir ve bunu da şiddetle protesto ederiz...” denmesine karşın yine bir şey değişmez. Bunu R.S.F.S.C. Dışişleri Halk Komiseri Çiçerin’in 13 kasım 1921 tarihli nota’sı izler:
“Rus hükümeti üzüntü duyarak defalarca yaptığı uyarı, protesto ve istemlerine rağmen, Kars bölgesinde yaşayan Rus halkının her türlü yasa dışı kovuşturmaya ve baskıya hedef olduğunu belirtmek zorundadır. Daha önceleri de belirtmiş olduğum gibi Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkilerde özellikle bu soruna büyük önem vermekteyiz. Ancak bu günlerde Kars bölgesinden almış olduğumuz haberler; Türk makamlarınca Rus halkına karşı baskı hareketlerine son verilmediği gibi tersine, daha da artırdığını göstermektedir. Bütün haklar ve Moskova anlaşması hükümleri çiğnenerek, Sovyet topraklarına geçmek isteyen Molokanlar Türk uyruklu kimseler gibi kabul edilerek üstelik silâhaltına alınıyor. Bu ise eşine zor rastlanır bir keyfi davranıştan başka bir şey değildir… Bu dayanılmaz eylemleri şiddetle protesto edip isyan duygularımı açıklarken özellikle Türk temsilcisi Kazım Karabekir’in Rus temsilcisi yoldaş Ganetski ile yaptığı görüşmelerde, Kars ilini terk etmek arzusunu bildirmiş olan Molokanların Türk uyrukluğunda kalmasını ve silah altına çağrılmasına kabul ettiğimi iddia etmesi karşısında duyduğum şaşkınlığı ifade etmek isterim. Hiçbir aslı ve dayanağı olmayan bu iddia beni son derece hayrete düşürüyor ve resmen şunlara bildirmeme zorluyor: bu asılsız iddialardan çıkacak bütün sonuçlar ve bu sonuçlara kanan ve şaşıran Rus temsilcilerinin yapacakları herhangi bir açıklamanın hiçbir hükmü yoktur. Rusya hükümeti Kars bölgesinden çıkmak isteyen ve bu isteklerini resmen bildiren bütün Molokanların Rus vatandaşı olarak sayılmasını, Molokanların Türkiye'de askeri göreve alınma girişiminin yasa dişi kabul edileceğini ve şimdiye kadar bu üzücü olaylara meydan veren Türk sorumlularının cezalandırılmasını resmen ve kesinlikle talep eder. Şunu da ekleyeyim ki vaktiyle Rusya'ya göç etmek olanağına sahip olmayan Molokanların bugün bulundukları yerde 1 yıl daha kalma hakları bulunduğuna ilişkin resmi bir mutabakat bulunmaktadır. Türkiye’de kalma kararını alan Molokanlara gelince, bizce bu Molokanlara, milli azınlıkların haklarına karşı saygı gösterileceğini belirten misakı milli'nin Moskova antlaşması ile kabul etiğimiz ilkelerin uygulanması doğru olacaktır. Biz misakı milli yi bütünüyle kabul ettikten sonra bu paktın Rus milli azınlığa karşı tanınmaması ve dini haklarına saygı gösterilmemesi yersiz ve yakışıksız bir hareket olacaktır. Çarlık rejimi bile Molokanların dini inançlarına göz dikmiş değildir ve Molokanlar bu rejim sıralarında bile askerlikten muaf tutulmuşlardır. Kaldı ki misak i milli de ifade olunan özgürlük ilkelerini ihlal eden bir hükümetin, bu konuda Çarlığın zulmünü bile gölgede bırakan hareketlerde bulunmaması ve böyle hareketleri haklı olarak kabul etmemesi gerekir…’’
2 Aralık 1921 tarihli nota da ise, Hıristiyanların muaf tutulduğu askerliğe tabi tutma uygulamasına değinilerek,
“…. Kilikya da bütün Hıristiyanlar askerlik görevinden muaf tutulurken, Kars’ta bütün Hıristiyanlar askerlik görevinden muaf tutulurken karsta Çarlık zamanında bile askere alınmayan Molokanlar bugünlerde silâhaltına alınıyorsa bunun ne anlama çeldiğini çok iyi anlamaktayız.”(Yerasimos )denilmektedir.
Molokanlara yönelik sistematik bir baskı uygulanmış, köylerine, tarlalarına, mallarına el konulmuş; eziyet, baskı ve dayak gibi canice yaptırımlar uygulanmıştır. Bunlar yetmemiş, Molokan ve Dukhobor erkekleri askere alınmaya, cepheye sürülmeye başlanmıştır. Giderek ağırlaşan bu koşulları çok azı kabullenebilmiş; Bu trajedi 1922 yılında bu halkın Türklerle evlendirdikleri kızlarını, ölülerini,hemen tüm mal varlıklarını bırakarak kırk yıl önce geldikleri bu topraklardan istemeyerek de olsa ayrılmalarıyla sonuçlanmıştır.
Yirmi bin’i aşkın Molokan nüfus 1922 yıllarında Türkiye’den ayrılmak zorunda bırakılmış; çok küçük bir azınlık yeni koşullara uyarak Türkiye’de kalmayı kabullenmiştir. Bu kalan ailelerin bireylerinden oluşan son 500 kişi ise 1962 li yıllarda anayurda, Sovyetler birliğine geri dönmek zorunda kalmışlardır Çocukları bu topraklarda dünyaya gelmiş, akrabalıklar kurmuş bu halkın “vicdani retçi” olmalarının ise ayrı bir önemi olduğunu düşünüyorum. 23.09.2007