Ana Sayfa
 
ERKAN KARAGÖZ'ÜN KİTAPLARI



ÖLÜME AŞERMEK (ÖYKÜ)

 Ben  insanların dünyaya gelirken  de giderken de aşerdiğine inanırım . Kanımca  bize  hamile  kalan anamızın  canı  çeker, gecenin  bir  vaktinde  sebepsiz  yere çılgınca  bir  arzuyla   bir  şeyler  yemek ister  ya; ne  bileyim  elma  zamanı elma  yerine  çilek isteyeceği tutar ,  muz mevsimi değilken  muz ister  ya  bence  o aşeren ana  değil onun  karnındaki  o  küçük  bebektir,bizizdir diye  düşünmüşümdür  hep. Çünkü ancak  bir küçük  çocuğun  otorite  tanımazlığı , sevimli  şımarıklığı ile açıklanabilir   bir istektir   Bulancak  bu  çocuk erişkin olup günün  birinde  canı ve  bedeni ölümü  çeker  ve isterse   bu  dünyaya pılısını pırtısını sererek  çekip gitmeye  hazırlanırken  olmayacak  şeyler isteyeceği  tutar  geldiğinde olduğu gibi ,gittiğinde de aşeriverir.

            Tanık olduğum , anımsadığım  kimi ölümlerde  de  yatağında  huzurla ölüme giden insanın  aşerdiğini  gördüm ,işittim .

              Bunlardan  biri  Sine  halanın ölümüydü. Sine  halayı  tanımazdım .Bütün  bildiğim  Sine  halanın uzak bir akraba olduğu , sevilen    bir  teyze olduğuydu. Onun  hakkında  çocukluk  yıllarımda  da   şimdi  de  sahip oyduğum   tek  bilgi   bu .

            Sine  hala , Kısır  dağının eteklerinde  bir  yayla evinde öldü.  Bu  yayla evi  benim  yaşamımda  gördüğüm ilk  ve  son  yayla 'ydı. Pekreşen yaylasına  çıkışım onuç yaşıma  rastlıyordu. Kentli bir çocukluğu;köylü  çocuklarına oranla  her şeyi  bilen  , ayrıcalıklı,  şımarık , o  denli pısırık  bir çocukluğu  yaşıyordum .Yaz  tatilinden  yararlanarak  her  yaz olduğu gibi gülenaz  halamlara ,onların  köyüne gelmiştik.  Köy   Kars'tan  sonsuza uzanan   bir yol boyunda,  yolun iki  yanına  serpilmiş,kimi  toprak  yığınlarının altına gömülmüş  taştan dış cepheleri  çoğunluk  tezeklerle  sıvalı ,kara  iğreti evleri olan, yeşilin  her  tonuna  serpilmiş  rengarenk  kır  çiçeklerinin  sarışın aydınlığının orta  yerinde   bir  köydü. Kendimi göz alabildiğine uzanan  yeşil dalgalı  bir  denizin içinde  sanırdım . Ağaç görmek  çok  zordu. Ama  her  yer , çayırları , tarlaları, otlaklarıyla  yeşile  bezeliydi.  Köyün alt yanında  göğsümüze değin gelen  , sonsuz uzunluktaki  çayırların  bittiği  yerde  mavi  bir  dünya uzanıyordu. Çıldır gölüydü  bu .

O kıyıcığında  çimmeyi  cesaret bellediğim , irili ufaklı  balık  sürülerine aman  vermediğim  , eğilip  yüzümü  kulaklarıma  değin  içine  gömdükten  sonra  suyunu  kana  kana içtiğim   berrak  gölü özlüyorum . Öylesi  bir güzellikti  ki  bu gözlerinizi  başka  yana  çevirdiğinizde  diğer yanını özlüyordunuz .Köyün  çocuklarıyla  çocukluğumun en üç serseriliklerini  yaşarken  onlardan  kımı, ahmedi  külül ,boğa dikeni , deve  tabanı gibi  otların  yenebildiğini öğrenmiş, onlara   kentte öğrendiğimiz  küfürleri , kimi garip  tekerlemeleri en çok da ailenin  geleneksel  yapısında olmayan   benim  sokaktan  topladığım  davranışları  öğretirdim.

              Köyün   girişinde  ilk evdi  halamın evi.  Halamın  kocası Abo  kirve  köylüler  tarafından  sevilen aydın  düşünceli  güncel gelişmeleri takip eden  bir insandı. Köyde bakkallık yapardı. Bakkal dükkanı basık   dahası  üzerine  çıktığınızda altında ev olduğunu anlamanıza olarak   vermeyen   sanki  bir  tepe görünümünde olan  bir  yapıydı .Tepenin öte  yüzüne  değin  toprak altından  uzayıp giderdi. Bu  benim için gizemli  ve ürkütücü  yapının  korktuğum  yinede içerisinden geçmekten garip  bir  haz aldığım  yanı   tezgahın arkasında ancak eğilerek geçebileceğiniz  küçük  bir  kapı ile ulaşılabilen   hemen  her  zaman  boş olarak anımsadığım  ahır  bölümüydü . Toprak  tepenin altındaki  yapının öbür  yanına ulaşabilmek için   bakkal dükkanına girip oradan ahıra ahırın  bitimindeki  kapıdan  bir aralığa   aralığın  sağındaki  tandır başına  ve  solundaki  hayal meyal anımsadığım  ama anılarımda  yeri olmayan  bir odaya ulaştıktan  sonra   bir  kapıyla arka  tarafa ulaşan  yapı  mahallenin bir  sokağından  ötekiSine geçmenin en  kestirme  yoluydu.  Evin önünde içerisinde  tek  yeşilin  bulunmadığı  kocaman  bir   ağıl ,ağılın orta  yerinde  devasa  boyutlarda  bir  yassı  taşla üzerinde  birilerinin itmesini  beklerceSine  umarsız duran yuvarlağa  yakın   koca  bir  kaya  dururdu. Bu hayvanların  tuz ihtiyacı içini gerekli olan  

kaya  kuzunun öğütülmeSine  yarıyordu.  Ne  var ki  halamlar  bu evde  değil  köyün  girişindeki ilk evde  yaşamayı  yeğliyorlardı. Sanıyorum  diğerine oranla oldukça  yeni,  köyün  diğer  bir  çok evine göre  de  daha  iyi  bir  yapıydı.  Evin  hemen  yanı  başında; yolun alt  yanında  ilkokul  binası  vardı. Bu okul  binası  Ruslardan  kalma  birkaç  odalı   bir yapıydı. Oldukça iyi bir  durumdaydı.  Rus egemenliğinde  burasının  Putka  denilen yol  bakım evi olarak inşa edilmiş  ve  kullanılmış  olduğu  söyleniyordu. Anımsıyorum, okulun üst  yanındaki mezarlıktan ödüm kopa  kopa , her geçişte 'eşhedü'' mü getire getire  ve  adeta  koşarak  köye gidip gelirdim.  Beni ,' aman mezarları  parmaklarınla işaret etme  yoksa ölüler  seni  çeker '  diye işleten  büyüklerin beni kandırdıklarını nice  zaman sonra öğrendim  bir bilseniz.

 

 Günlerden  bir gün  yaylaya gidileceği söylendi. Doğrusu  yayla  hakkında  hiç  bir fikrim olmamıştı o güne  değin ., Ben , yaz  tatilini hovardaca  ve  sorumsuzca  savurup  günlerini  yaşayan   bir  kentliydim. Babamın   kız  kardeşi nin   yanı  benim  hoşuma giden  şekliyle Gülenaz  halamın ;dünyalar güzeli gök gözlü halamın  şımarttığı , tepeSine  çıkarttığı  üç  kardeş  çocuğuyduk  biz . 

 

Yaylaya   yolculuğumuz ,o cefakar ,  devasa  boyunlu  öküzlerin   boyunduruğa   samı  adı  verilen  demir cağlarla  hapsedilmiş   boynuna  binen  boyunduruğa koşulu oldukları  koca  tekerlekli öküz arabalarının üzerinde  başladı. Bizim, üzerinde yolu olmayan  dağları aşarak ilerlemeye  çalışırken  kayaların  tepeSine  tepeSine  yükseliveren  sonra  birden  kayanın öbür  sırtına  doğru  hoyratça inen  tekerleklerin  bu düzen  tutmaz  dansına  uymaya  çabalayarak  üzerinde  durmaya  çalıştığımız   yayla  kafilesinde  ayrıcalıklı at  binen büyükler ,daha  kulaklarımdan gitmeyen hüzünlü  meleyişleri  ve  çaresiz  çığlıkları andıran   sesleriyle koca tekerlekli  kağnıları  anımsıyorum. Bugün  müzelerde ,  sonradan görme  zenginlerimizin avlularında   ve bunlara  mal  kakalayan antikacı eskicilerin   vitrinlerinde   duran  kağnıların o  kağnılardan   çok  farklı olduğunu da  düşünmeden  kendimi alamıyorum. Her  şeyden önce o  kağnıların  dilleri  yok.  Hepsi  sonsuza  değin  bir  daha  konuşmamacasına  dilleri enselerinden  çekilmiş   ölü   birer obje  benim için . Bu  kağnıların , daha kulaklarımda sesleri yankılanan kağnılar olması  mümkün  değil gibi . Ben kağnıyı, bir  çift  çile  çekmeye alışmış öküzün ardı  sıra  giden , o kağnıya  tekerlek olmuş , gövde olmuş  çamın , ladinin   köknarın   o  tükenmez  çığlığından ayrı düşünemiyorum.

 

Yaylaya gelmiştik . Öküz arabasının  tepesinde  düşmekten  sakınarak, sağa  sola  tutunmaya   çalışarak  ve hep  düşme  korkusuyla  yaşayarak  ,oturma  yerlerimize aldığımız  küçüklü  büyüklü  darbelerin acısını ,  sırıtarak   dışa  vurarak  sonunda   yaylaya  ulaşmıştık.  Doğrusu o güne değin yayla  hakkında  hiç bir  düşüncem olmamıştı   ama   böyle  bir  yayla  da  düşünmemiştim veya  beklemiyordum .  Hemen  karşısında  ulu  bir  at yelesi gibi  bükülerek  yükselen    ve kaldığımız o  bir  kaç gün  boyunca  bir  türlü  zirvesinin  göremediğim  Kısır  dağının  eteklerinde   dağın  özsularını toplayıp  Çıldır gölüne  doğru  yola  saldığı  küçük  ama  balığı  bol  ve  bereketli  çayın  hemen kıyısından arkasındaki tepenin  yamaçlarına değin yayılan  çamurla  birbirine  tutturulmuş  irili ufaklı  milyonlarca  taşlardan imal edilmiş , iki  pencereli , bir  kapılı , kara  kara  sekiz on  taş  bina  çıkıvermişti  karşıma . çevrede ağaç yok gibi bir  şeydi. Etraf göz alabildiğinde  taşlıklar  ve  kayalıklar arasından  pıtrak  gibi fırlamış aykırı  yeşilliklerle  doluydu. Ağaç  niyetine  o  küçük  çay boyunca  karşılıklı  sıralanmış ,  köy  çocuklarının  kekre  dedikleri ,içi  boş , köşeli , sazımsı ve boylu otsu  bitkiler  vardı.  Yayla evlerinin  çevresi  ve  daha  çok  da  Kısır  dağının  yelesi ,onlarca , yüzlerce  irili  ufaklı sığırlarla  doluydu.  Doğrusu  bir  memur  çocuğu olan  bana  ve  kardeşime   yaşadığımız o  küçük  kentten  sonra   çok  değişik gelen  bu yaylada , yazın en sıcak ayında  bile , sobanın  başında  büzüşerek oturmak ilginç gelmiş olmalıydı ki  yaylayı pek  yadırgamamıştık . Daha ilk günden  peynir  yapımından  sonra  dereye akıtılan  peynir  sularının  yoğun olduğu  yerlerde  sevinçli  danslar enen   Dağ Ala'larını avlamaya  koyulmuştuk . Dağ Ala'    dedikleri ,  çaylarda  yaşayan   bir alabalık  türüydü  ve göl  Ala' sına göre  daha  lezzetliydi.  O  akşam üstleri  titreşerek  yayla evine  doluştuğumuz  günlerde,  akşam erkenden,  bütün  mızmızlanmalarımıza , çekilen  nazımıza  karşın  erkenden   yatağa girerdik. Kendimizi birden bire  yün yorgan ve döşeğin  kollarında bulur ilk titremelerimiz geçtikten  sonra tatlı  bir sıcaklığın içeriSine  dalardık. İşte  böylesi günlerden  ;büyüklerimizin izin  verdiğince geç  kalkıp , bir şeyler atıştırır atıştırmaz   çay 'da ki Alabalıkların  peşine  düştüğümüz günlerden  biriydi. Çok geçmeden   çevremizde   bir olağanüstülük olduğunu  sezinledik . Bütün  çocuklar , yavaş  yavaş  ,yaylanın üst  yanındaki evin etrafında  bekleşen   büyüklerin  yanına  doğru   kümelenmeye  başlamıştı.  Köyün  yaşlılarından  ve sevilenlerinden , Sine  hala hasta ve ölmek üzereymiş. Hiç görmemiştim  Sine  halayı . Kim olduğunu da  bilmiyordum. Akraba  çocukları onun  bizim akrabamız olduğunu fısıldadılar .  Ölümün  ve ölmek üzerenin  ne olduğunun ayırdında  olmadığımdan  ve o güne değin insanların  neden  ve  nasıl öldüğü üstüne  kafa  yormamış olduğumdan ,  doğrusu   çok etkilenmedim . Derken  içeri girip  çıkanlar arasında hararetli   konuşmalar , tartışmalar   başladı. Yaklaşarak  kulak  kabarttık . Sine  hala ölüm öncesi aşermişti. Kar istiyordu. Aylardan  temmuz  ya  da ağustos.  Bütün gözler,   Kısır  dağının  tepelerine  çevrildi. Kısır  dağının  bir atın  sağrısına  benzeyen  ve  bir bilinmeze uzanıp giden ,  bulutlar arasında yiten  tepelerinde esirgediği  şeyler  vardı. Kar ancak oralardaydı. Köyün önde gelenleri   İnsanın  olmadık  bir  şeye içinin  çektiği  bu anların ,  ölümün eşiği olduğunu  söylediler . Sine hala  kar istiyordu.  Çocukları  analarının   bu isteğini  yerine getirmekte kararlıydılar. Sonunda  kısa  bir  tartışmadan  sonra , peydahlanan  kiremit  kırmızısı   bir  ata , sağlam  yapılı , o anlatmayı  bilmedikleri  hüznü gözlerinde  saklayan  karagözlü   bir  orta yaşlı adam  bindi. Elinde  karı  koymak için  tuttuğu  beyaz  bir  bez  parçası olduğu  halde atın  sırtına  sıçradı. Anasının ölümünden önce   kara ulaşıp onu getirmek için  acele ediyordu.  At,  bir atın  sağrısına  benzeyen  dağın  doruklarına  ulaşabilmek için  hırsla  yerinden  fırladı.  Göz açıp kapayana değin çayı geçti. Gittikçe  küçülüyordu. Kısır  dağının   ulaşılmaz  tepelerine  doğru  sabırlı , avını yakalamak için sakınarak  süzülen  bir  kızıl  tilki gibi 

 

 

kayarcasına ilerliyordu.  Nedendir  bilmiyordum ama  bütün  çocuklar gibi  bende  heyecanlanmıştım. Hepimiz,atlının  bir an önce  karlara ulaşması nı  diliyor ;  o  dağların  yeşil  yamaçlarında  süzülen at gibi  sabırsızlanıyorduk.  Ablam  küçük ellerini  göğe doğru hafifçe çevirmiş  çaktırmadan dualar ediyordu. Niçin dua ettiğini  sormaya cesaret edemedim.

            Bizleri içeri  sokmuyorlardı. Ne  var ki  çocuklar  dışında , hemen hemen  herkes  içeri girip  çıkıyor ,   çıkanlar  birileriyle alçak  hüzünlü  bir  sesle  bir şeyler  konuşuyor , sonra  diğer  bekleşenlerin arasına  karışıyor,gözden  yitiyor,; bir  zaman  sonra  yeniden  evin kapısından içeri  giriyorlardı. 

Gözlerimiz içeriden  çıkanların üzerindeydi. Bu gün hemen  hemen  herkesin  yüzü aynıydı .Herkes  biri birinin ikizi gibiydi.  Kadın ,erkek , genç , yaşlı , herkesin  neden  bu  denli  birbirine   benzediğini  düşündüysem de çıkaramamıştım . Yıllar  sonra , yaşı ve    rengi  ne  renk olursa olsun   o insanların   tümünün  gözlerinin   biri birinin aynı olduğunu  daha iyi anladım. Daha  doğrusu   yüzüne  baktığım   herkesin  gözlerinde  ayrımsız aynı   anlatılamayan  dışa  vurulamayan  anlatım vardı. Sine  halanın oğlunun gözleri gibiydi bütün  herkesin gözleri. Özellikle erkeklerin gözleri. Erkeklerin gözlerinde , acı ve hüzün ,kendini anlatamamanın eziyetini  çekiyordu. Bu gözleri ,   çok  sonraları ayırtına  vardımsa  da , çevremdeki  büyüklerimde  de gördüm . Babamın  gözleri ,Selvi  halamın  ve nenemin gözleri . Baktığınızda   size  hiç  bir  şey  söylemeyen; ne  sevinci ne üzüntüyü anlamanıza olanak  vermeyen  gözlerdi  bunlar .  O gözler üzüntüyü   hapsediyorlar ,o gözler   sevinci  bırakmıyorlar  ve siz o gözlere  baktığınızda  sonsuz derinliklerine  dalar gibi oluyordunuz. Bir tek  Gülenaz   halamın  gözlerinin farklı olduğunu  anımsıyorum. Onun derin  ve  masmavi gözlerine  baktığımda,  gökyüzünün  halamın gözlerinden ödünç alındığını  sanırdım  ve geceleyin , köy evini aydınlatmaya gücü yetmeyen, titrek lamba ışığının  altında  halamın gözlerine   baktığımda ,  sabahı görüyor,  kalkıp  dışarı  çayırlara  koşmak  isteği uyanıyordu içimde.   O gözler  gökyüzüne açılan  küçük iki  pencereydiler   benim için .

 

 

 

İçeriden  birileri  çıktılar . Olağan  telaş daha  belirgin  hale gelmişti. Derken içeriden   kadın ağıtları  yükselmeye   başladı. Sine  hala  yaşamla olan  birlikteliğini  bitirmişti.

 Sine halanın oğlu  ,devasa  yeşil  bir  halı gibi  göğe  doğru  kıvrılarak yükselen  dağın üzerinde tırnak  büyüklüğünde  hareket eden bir  kırmızı  lekeydi.  Derken  kulağımın