ÖLÜME AŞERMEK (ÖYKÜ)
Ben insanların dünyaya gelirken de giderken de aşerdiğine inanırım . Kanımca bize hamile kalan anamızın canı çeker, gecenin bir vaktinde sebepsiz yere çılgınca bir arzuyla bir şeyler yemek ister ya; ne bileyim elma zamanı elma yerine çilek isteyeceği tutar , muz mevsimi değilken muz ister ya bence o aşeren ana değil onun karnındaki o küçük bebektir,bizizdir diye düşünmüşümdür hep. Çünkü ancak bir küçük çocuğun otorite tanımazlığı , sevimli şımarıklığı ile açıklanabilir bir istektir Bulancak bu çocuk erişkin olup günün birinde canı ve bedeni ölümü çeker ve isterse bu dünyaya pılısını pırtısını sererek çekip gitmeye hazırlanırken olmayacak şeyler isteyeceği tutar geldiğinde olduğu gibi ,gittiğinde de aşeriverir.
Tanık olduğum , anımsadığım kimi ölümlerde de yatağında huzurla ölüme giden insanın aşerdiğini gördüm ,işittim .
Bunlardan biri Sine halanın ölümüydü. Sine halayı tanımazdım .Bütün bildiğim Sine halanın uzak bir akraba olduğu , sevilen bir teyze olduğuydu. Onun hakkında çocukluk yıllarımda da şimdi de sahip oyduğum tek bilgi bu .
Sine hala , Kısır dağının eteklerinde bir yayla evinde öldü. Bu yayla evi benim yaşamımda gördüğüm ilk ve son yayla 'ydı. Pekreşen yaylasına çıkışım onuç yaşıma rastlıyordu. Kentli bir çocukluğu;köylü çocuklarına oranla her şeyi bilen , ayrıcalıklı, şımarık , o denli pısırık bir çocukluğu yaşıyordum .Yaz tatilinden yararlanarak her yaz olduğu gibi gülenaz halamlara ,onların köyüne gelmiştik. Köy Kars'tan sonsuza uzanan bir yol boyunda, yolun iki yanına serpilmiş,kimi toprak yığınlarının altına gömülmüş taştan dış cepheleri çoğunluk tezeklerle sıvalı ,kara iğreti evleri olan, yeşilin her tonuna serpilmiş rengarenk kır çiçeklerinin sarışın aydınlığının orta yerinde bir köydü. Kendimi göz alabildiğine uzanan yeşil dalgalı bir denizin içinde sanırdım . Ağaç görmek çok zordu. Ama her yer , çayırları , tarlaları, otlaklarıyla yeşile bezeliydi. Köyün alt yanında göğsümüze değin gelen , sonsuz uzunluktaki çayırların bittiği yerde mavi bir dünya uzanıyordu. Çıldır gölüydü bu .
O kıyıcığında çimmeyi cesaret bellediğim , irili ufaklı balık sürülerine aman vermediğim , eğilip yüzümü kulaklarıma değin içine gömdükten sonra suyunu kana kana içtiğim berrak gölü özlüyorum . Öylesi bir güzellikti ki bu gözlerinizi başka yana çevirdiğinizde diğer yanını özlüyordunuz .Köyün çocuklarıyla çocukluğumun en üç serseriliklerini yaşarken onlardan kımı, ahmedi külül ,boğa dikeni , deve tabanı gibi otların yenebildiğini öğrenmiş, onlara kentte öğrendiğimiz küfürleri , kimi garip tekerlemeleri en çok da ailenin geleneksel yapısında olmayan benim sokaktan topladığım davranışları öğretirdim.
Köyün girişinde ilk evdi halamın evi. Halamın kocası Abo kirve köylüler tarafından sevilen aydın düşünceli güncel gelişmeleri takip eden bir insandı. Köyde bakkallık yapardı. Bakkal dükkanı basık dahası üzerine çıktığınızda altında ev olduğunu anlamanıza olarak vermeyen sanki bir tepe görünümünde olan bir yapıydı .Tepenin öte yüzüne değin toprak altından uzayıp giderdi. Bu benim için gizemli ve ürkütücü yapının korktuğum yinede içerisinden geçmekten garip bir haz aldığım yanı tezgahın arkasında ancak eğilerek geçebileceğiniz küçük bir kapı ile ulaşılabilen hemen her zaman boş olarak anımsadığım ahır bölümüydü . Toprak tepenin altındaki yapının öbür yanına ulaşabilmek için bakkal dükkanına girip oradan ahıra ahırın bitimindeki kapıdan bir aralığa aralığın sağındaki tandır başına ve solundaki hayal meyal anımsadığım ama anılarımda yeri olmayan bir odaya ulaştıktan sonra bir kapıyla arka tarafa ulaşan yapı mahallenin bir sokağından ötekiSine geçmenin en kestirme yoluydu. Evin önünde içerisinde tek yeşilin bulunmadığı kocaman bir ağıl ,ağılın orta yerinde devasa boyutlarda bir yassı taşla üzerinde birilerinin itmesini beklerceSine umarsız duran yuvarlağa yakın koca bir kaya dururdu. Bu hayvanların tuz ihtiyacı içini gerekli olan
kaya kuzunun öğütülmeSine yarıyordu. Ne var ki halamlar bu evde değil köyün girişindeki ilk evde yaşamayı yeğliyorlardı. Sanıyorum diğerine oranla oldukça yeni, köyün diğer bir çok evine göre de daha iyi bir yapıydı. Evin hemen yanı başında; yolun alt yanında ilkokul binası vardı. Bu okul binası Ruslardan kalma birkaç odalı bir yapıydı. Oldukça iyi bir durumdaydı. Rus egemenliğinde burasının Putka denilen yol bakım evi olarak inşa edilmiş ve kullanılmış olduğu söyleniyordu. Anımsıyorum, okulun üst yanındaki mezarlıktan ödüm kopa kopa , her geçişte 'eşhedü'' mü getire getire ve adeta koşarak köye gidip gelirdim. Beni ,' aman mezarları parmaklarınla işaret etme yoksa ölüler seni çeker ' diye işleten büyüklerin beni kandırdıklarını nice zaman sonra öğrendim bir bilseniz.
Günlerden bir gün yaylaya gidileceği söylendi. Doğrusu yayla hakkında hiç bir fikrim olmamıştı o güne değin ., Ben , yaz tatilini hovardaca ve sorumsuzca savurup günlerini yaşayan bir kentliydim. Babamın kız kardeşi nin yanı benim hoşuma giden şekliyle Gülenaz halamın ;dünyalar güzeli gök gözlü halamın şımarttığı , tepeSine çıkarttığı üç kardeş çocuğuyduk biz .
Yaylaya yolculuğumuz ,o cefakar , devasa boyunlu öküzlerin boyunduruğa samı adı verilen demir cağlarla hapsedilmiş boynuna binen boyunduruğa koşulu oldukları koca tekerlekli öküz arabalarının üzerinde başladı. Bizim, üzerinde yolu olmayan dağları aşarak ilerlemeye çalışırken kayaların tepeSine tepeSine yükseliveren sonra birden kayanın öbür sırtına doğru hoyratça inen tekerleklerin bu düzen tutmaz dansına uymaya çabalayarak üzerinde durmaya çalıştığımız yayla kafilesinde ayrıcalıklı at binen büyükler ,daha kulaklarımdan gitmeyen hüzünlü meleyişleri ve çaresiz çığlıkları andıran sesleriyle koca tekerlekli kağnıları anımsıyorum. Bugün müzelerde , sonradan görme zenginlerimizin avlularında ve bunlara mal kakalayan antikacı eskicilerin vitrinlerinde duran kağnıların o kağnılardan çok farklı olduğunu da düşünmeden kendimi alamıyorum. Her şeyden önce o kağnıların dilleri yok. Hepsi sonsuza değin bir daha konuşmamacasına dilleri enselerinden çekilmiş ölü birer obje benim için . Bu kağnıların , daha kulaklarımda sesleri yankılanan kağnılar olması mümkün değil gibi . Ben kağnıyı, bir çift çile çekmeye alışmış öküzün ardı sıra giden , o kağnıya tekerlek olmuş , gövde olmuş çamın , ladinin köknarın o tükenmez çığlığından ayrı düşünemiyorum.
Yaylaya gelmiştik . Öküz arabasının tepesinde düşmekten sakınarak, sağa sola tutunmaya çalışarak ve hep düşme korkusuyla yaşayarak ,oturma yerlerimize aldığımız küçüklü büyüklü darbelerin acısını , sırıtarak dışa vurarak sonunda yaylaya ulaşmıştık. Doğrusu o güne değin yayla hakkında hiç bir düşüncem olmamıştı ama böyle bir yayla da düşünmemiştim veya beklemiyordum . Hemen karşısında ulu bir at yelesi gibi bükülerek yükselen ve kaldığımız o bir kaç gün boyunca bir türlü zirvesinin göremediğim Kısır dağının eteklerinde dağın özsularını toplayıp Çıldır gölüne doğru yola saldığı küçük ama balığı bol ve bereketli çayın hemen kıyısından arkasındaki tepenin yamaçlarına değin yayılan çamurla birbirine tutturulmuş irili ufaklı milyonlarca taşlardan imal edilmiş , iki pencereli , bir kapılı , kara kara sekiz on taş bina çıkıvermişti karşıma . çevrede ağaç yok gibi bir şeydi. Etraf göz alabildiğinde taşlıklar ve kayalıklar arasından pıtrak gibi fırlamış aykırı yeşilliklerle doluydu. Ağaç niyetine o küçük çay boyunca karşılıklı sıralanmış , köy çocuklarının kekre dedikleri ,içi boş , köşeli , sazımsı ve boylu otsu bitkiler vardı. Yayla evlerinin çevresi ve daha çok da Kısır dağının yelesi ,onlarca , yüzlerce irili ufaklı sığırlarla doluydu. Doğrusu bir memur çocuğu olan bana ve kardeşime yaşadığımız o küçük kentten sonra çok değişik gelen bu yaylada , yazın en sıcak ayında bile , sobanın başında büzüşerek oturmak ilginç gelmiş olmalıydı ki yaylayı pek yadırgamamıştık . Daha ilk günden peynir yapımından sonra dereye akıtılan peynir sularının yoğun olduğu yerlerde sevinçli danslar enen Dağ Ala'larını avlamaya koyulmuştuk . Dağ Ala' sı dedikleri , çaylarda yaşayan bir alabalık türüydü ve göl Ala' sına göre daha lezzetliydi. O akşam üstleri titreşerek yayla evine doluştuğumuz günlerde, akşam erkenden, bütün mızmızlanmalarımıza , çekilen nazımıza karşın erkenden yatağa girerdik. Kendimizi birden bire yün yorgan ve döşeğin kollarında bulur ilk titremelerimiz geçtikten sonra tatlı bir sıcaklığın içeriSine dalardık. İşte böylesi günlerden ;büyüklerimizin izin verdiğince geç kalkıp , bir şeyler atıştırır atıştırmaz çay 'da ki Alabalıkların peşine düştüğümüz günlerden biriydi. Çok geçmeden çevremizde bir olağanüstülük olduğunu sezinledik . Bütün çocuklar , yavaş yavaş ,yaylanın üst yanındaki evin etrafında bekleşen büyüklerin yanına doğru kümelenmeye başlamıştı. Köyün yaşlılarından ve sevilenlerinden , Sine hala hasta ve ölmek üzereymiş. Hiç görmemiştim Sine halayı . Kim olduğunu da bilmiyordum. Akraba çocukları onun bizim akrabamız olduğunu fısıldadılar . Ölümün ve ölmek üzerenin ne olduğunun ayırdında olmadığımdan ve o güne değin insanların neden ve nasıl öldüğü üstüne kafa yormamış olduğumdan , doğrusu çok etkilenmedim . Derken içeri girip çıkanlar arasında hararetli konuşmalar , tartışmalar başladı. Yaklaşarak kulak kabarttık . Sine hala ölüm öncesi aşermişti. Kar istiyordu. Aylardan temmuz ya da ağustos. Bütün gözler, Kısır dağının tepelerine çevrildi. Kısır dağının bir atın sağrısına benzeyen ve bir bilinmeze uzanıp giden , bulutlar arasında yiten tepelerinde esirgediği şeyler vardı. Kar ancak oralardaydı. Köyün önde gelenleri İnsanın olmadık bir şeye içinin çektiği bu anların , ölümün eşiği olduğunu söylediler . Sine hala kar istiyordu. Çocukları analarının bu isteğini yerine getirmekte kararlıydılar. Sonunda kısa bir tartışmadan sonra , peydahlanan kiremit kırmızısı bir ata , sağlam yapılı , o anlatmayı bilmedikleri hüznü gözlerinde saklayan karagözlü bir orta yaşlı adam bindi. Elinde karı koymak için tuttuğu beyaz bir bez parçası olduğu halde atın sırtına sıçradı. Anasının ölümünden önce kara ulaşıp onu getirmek için acele ediyordu. At, bir atın sağrısına benzeyen dağın doruklarına ulaşabilmek için hırsla yerinden fırladı. Göz açıp kapayana değin çayı geçti. Gittikçe küçülüyordu. Kısır dağının ulaşılmaz tepelerine doğru sabırlı , avını yakalamak için sakınarak süzülen bir kızıl tilki gibi
kayarcasına ilerliyordu. Nedendir bilmiyordum ama bütün çocuklar gibi bende heyecanlanmıştım. Hepimiz,atlının bir an önce karlara ulaşması nı diliyor ; o dağların yeşil yamaçlarında süzülen at gibi sabırsızlanıyorduk. Ablam küçük ellerini göğe doğru hafifçe çevirmiş çaktırmadan dualar ediyordu. Niçin dua ettiğini sormaya cesaret edemedim.
Bizleri içeri sokmuyorlardı. Ne var ki çocuklar dışında , hemen hemen herkes içeri girip çıkıyor , çıkanlar birileriyle alçak hüzünlü bir sesle bir şeyler konuşuyor , sonra diğer bekleşenlerin arasına karışıyor,gözden yitiyor,; bir zaman sonra yeniden evin kapısından içeri giriyorlardı.
Gözlerimiz içeriden çıkanların üzerindeydi. Bu gün hemen hemen herkesin yüzü aynıydı .Herkes biri birinin ikizi gibiydi. Kadın ,erkek , genç , yaşlı , herkesin neden bu denli birbirine benzediğini düşündüysem de çıkaramamıştım . Yıllar sonra , yaşı ve rengi ne renk olursa olsun o insanların tümünün gözlerinin biri birinin aynı olduğunu daha iyi anladım. Daha doğrusu yüzüne baktığım herkesin gözlerinde ayrımsız aynı anlatılamayan dışa vurulamayan anlatım vardı. Sine halanın oğlunun gözleri gibiydi bütün herkesin gözleri. Özellikle erkeklerin gözleri. Erkeklerin gözlerinde , acı ve hüzün ,kendini anlatamamanın eziyetini çekiyordu. Bu gözleri , çok sonraları ayırtına vardımsa da , çevremdeki büyüklerimde de gördüm . Babamın gözleri ,Selvi halamın ve nenemin gözleri . Baktığınızda size hiç bir şey söylemeyen; ne sevinci ne üzüntüyü anlamanıza olanak vermeyen gözlerdi bunlar . O gözler üzüntüyü hapsediyorlar ,o gözler sevinci bırakmıyorlar ve siz o gözlere baktığınızda sonsuz derinliklerine dalar gibi oluyordunuz. Bir tek Gülenaz halamın gözlerinin farklı olduğunu anımsıyorum. Onun derin ve masmavi gözlerine baktığımda, gökyüzünün halamın gözlerinden ödünç alındığını sanırdım ve geceleyin , köy evini aydınlatmaya gücü yetmeyen, titrek lamba ışığının altında halamın gözlerine baktığımda , sabahı görüyor, kalkıp dışarı çayırlara koşmak isteği uyanıyordu içimde. O gözler gökyüzüne açılan küçük iki pencereydiler benim için .
İçeriden birileri çıktılar . Olağan telaş daha belirgin hale gelmişti. Derken içeriden kadın ağıtları yükselmeye başladı. Sine hala yaşamla olan birlikteliğini bitirmişti.
Sine halanın oğlu ,devasa yeşil bir halı gibi göğe doğru kıvrılarak yükselen dağın üzerinde tırnak büyüklüğünde hareket eden bir kırmızı lekeydi. Derken kulağımın