Ana Sayfa
 
ERKAN KARAGÖZ'ÜN KİTAPLARI



SONBAHAR DÜŞLERİ (ÖYKÜ)

 

                                                       SONBAHAR DÜŞLERİ

Boş, anlamsız bakışlarla çevresini izliyordu. Oturduğu yerde rahatsız rahatsız kımıldandı. Pencere kenarına dayadığı dirseğine iyice abanarak, akıp giden; gerilerde kalan, üzerlerine kedi gözü çakılı, küçük beton yol taşlarını, tek tük ağaçcıkları, bozarık, kıraç tepeleri yakalamaya çalıştı gözleriyle. Yoran, üşüten, kesen bir yel, ağzına burnuna doluverdi ansızın. Boğulur gibi oldu. Püfür püfür esen yel, kavruk toprak ve yaprak kokusu, sararan yapraklarıyla umarsız göğe bakan bodur gövdeli ağaçların son soluğu gibiydi. Taksinin cızırtılı teybinden yükselen şarkılar, uzaktan uzağa gelen yaprakların hışırtılarına karışıyordu.

İçin iiçin kızıyordu, sürücüye. O çatlak sesli karının, notasız, kaidesiz ezgilerinin nesini sevdiğini anlayamıyordu. Hele neden böylesine bağırttığını hiç mi hiç anlamıyordu. Dışarıyı izlemekten vazgeçti. Canı sıkkındı. Kafasındaki binlerce soru, biribiri ardına, silik ve kopuk bir şerit yumağının çözülüşü gibi gelip yığılıveriyordu belleğine. Gözlerini sürücüye çevirdi. Kocaman suratının ortasında, iğreti duran kalın kara kaşlarıyla, incecik kesilmiş bıyıklı suratını seyretti kaçamak bakışlarla. Onun direksiyonu kavrayan, olağanüstü kıllı ve iri ellerine kaydı gözleri. Bir an o ellenin arasında kaybolan direksiyonun un ufak olup yere döküleceğini sandı.

Kayıp giden araç, onu ulaşamadığından, özleminden her saniye biraz daha uzaklaştırıyordu. Sevgilisini unuttuğu kentin son siluetleri de çoktan tepelerin ardında yitip gitmişti. Sürücünün hafifçe dokunduğu frenin sarsıntısıyla irkildi birden. Apansız yola fırlayan bir kız çocuğu yolun öte yanına akıp gitmişti. Telaşlı ve ürkek gözlerini görmüştü.

Dolu dolu küfretti sürücü, gözden yitip giden çocuğun ardı sıra. 'Yo artık bu kadarı da fazla' diye söylendi, kendi kendine genç adam. Nasıl böylesine, hoyrat küfürler edebiliyordu bu adam, aklı almadı. O utanç yüklü sözcüklerin altında, yeşeren bir filizin, rengini vere vere ezildiğini görmek gibi sıkıntı verici duygular bastı içini. Öfke bastı yüreğini. Bu adamı, bu çevredeki en yaşlı ve çirkin ağacı asmalı, diye geçirdi içinden. Öteden beri çocuklar, yüreğinin en seçkin konuklarıydılar. Onun için, sevgiye, ciddiye alınmaya değer tek varlıktı çocuklar. Birden komşularının küçük kızını, pırıl pırıl sevecen kızını anımsadı. 'Benim de böyle tatlı ve güzel, küçük bir kızım olsaydı' diye geçirdi aklından. İçinde yer eden çocuk sevgisi sanki hiç girilmemiş, bilinmez bir ovada yeşeren bir çiçek, açık pencereden ansızın giren bir ağarçındı*. Yine dalıp gitmişti düşlerine. Düşten de öte, gerçekti sanki, aklından geçip geçip gidenler. Ayırdına vardı, düş kurduğunun. Öfkelendi kendine. Off diye öfkeyle sıktı dişlerini, 'Başlayacağım, düşlerine de sana da, sanki hiç başka şey yok mu düşünecek?'

Olmasını istediği, ama bir türlü gerçekleşemeyen bir dolu özlemdi düşleri. Düş kurmadığı zamanlar umarsızlığın öfke sağanağına yakalanıyor, hırçınlaşıyordu. Çünkü düşleri, yapmak isteyip yapamadığı birçok şeyi gerçekleştiriveriyordu bir çırpıda.

Tedirgin hareketlerle, ceketinin düğmeleriyle oynadı bir zaman. Oyalanabilecek yeni şeyler arıd kendine. Bir şeylerle uğraşmalı, düşlemeyi silip atabilmeliydi kafasından.

Altlarından kayıp giden yola baktı uzun zaman. Çakıllı asfalt yolu, doymak bilmeyen bir canavarın ağzından içeriye akıp giden avuçlar dolusu leblebiye benzetti. Yaptığı benzetmeye güldü, 'leblebi yiyen canavar ha' diye mırıldandı. Keyiflenmişti işte. Arkasına iyice yaslandı. İnsanların, bunca çakılı, toprağa serili zifte tek tek yerleştirmeleri halinde, ne kadar zamanda bunu yapabileceklerine dair ciddi zaman hesaplamaları yaptı kafasından. Birden, gelip geçen, süt beyazı otoya ilişti gözleri. Onların arabası mıydı acaba? Diye geçirdi aklından. Yok, canım, sanmıyorum... Üşüyen parmaklarını içeriye çekti, camı kapadı biraz.

Gözlerini arabanın döşemesine dikti. 'Ne biçim adamım ben? Hala daha seviyorum...' duraladı, tarttı kafasında. 'Besbelli seviyorum. Ama o bunu bilmez. Ona göre duygusuzun, boş zamanlarında; o da rastlarsa, kendisiyle ilgilenen, iki çift laf eden ruhsuzun biriyim ben.' Bin bir anı akışıyordu gözlerinin önünde. 'Bir kez denesem... Hani gidip özür dilesem kendinden... Gider, özür dilerim. Merhaba derim... E tabii hemencecik yüzüme gülmeyecektir, azarlayacaktır belki de... Ama haklı. Keşke ne ben, ilkel ataerkil düşüncelerin kazak erkeği olsam, ne de o, anaerkil özlemleriyle bana karşı acımasızca davransa... peki dese, kupkuru da olsa... Erişilmez bir sevinç sardı yüzünü. Yüzünün ifadesinin değiştiğini, kendi kendine gülümsediğini gördü arabanın aynasında. İrkilerek koptu düşüncelerinden, acığı tuttu kendine. 'Başlarım sana da aşkına da' diye öfkelendi kendine. Nedir bu be. Bir derdin varsa gider konuşursun, dersin ki!.. Yumuşadı birden, 'Nerde bende o yürek?'

Sürücünün uzattığı sigarayı almıştı. Aslında içmezdi ama oyalanmak ister gibi, uzanıp alıvermişti işte. Kibritini uzattı, arka koltuktaki adam, sigarasını yaktı. Sağol, dedi, yarım ağız, sıkıntılı. Sigaranın dumanını, bir parçasını dahi ziyan etmeye kıyamazmış gibi ciğerlerine çekiyordu. Birden sigaranın kötülüklerine dair atmış olduğu nutuklar geldi aklına, telaşla indirdi arabanın camını, görülmekten korkarcasına dışarıya fırlattı sigarayı. Sürücünün garipseyen bakışlarla kendisini süzdüğünü duyumladı. Yaptığını unutturmak istercesine, sürücüye döndü,

'Havalar da iyicene soğudu' dedi. 'Sonbahar böyle gelirse kış fena bastıracak demektir' dedi.

'Doğrusun hoca' diye yanıtladı sürücü. 'Fakirin fukaranın vay geldi haline. Bak. bizim göçerler yine yola koyulmuşlar.' dedi, gözlerini yoldan ayırmadan.

Genç öğretmen, yaşamında ilk kez göçer gurubunu görüyordu.

Büyük bir merak ve dikkatle seyretmeye koyuldu. Göçer konvoyu alabildiğine yüklenmiş, beygir ve eşekleri, kervana yetişmek için seyirten, çaba harcayan çocukları, kadınları, atların başından, bezgin bezgin çekiştiren genç, yaşlı erkekleriyle, sırtlarındaki incecik giysilere, sarıla büzüle, güneşin daha yakıcı olduğu, ekmeğin daha sıcak yendiği yerler arama umudunu bir an bile yitirmeksizin, sürdürdükleri acımasız oyunun bir parçasını oynuyor gibi, kanıksadıkları tekdüze yaşamlarına giden yolda, sakin devinimlerle ilerliyordu. Genç bir kız, enli geniş yüklü bir atın üzerinde, ilgisiz gözlerle, gelip geçen araçların içindekilere bakarken, ağzındaki sakızı, sakin devinimlerle ezmeyi sürdürüyordu. Göçer kervanı, isteksiz isteksiz yol verdi, taksiye.

Gözleri göçer kervanını dolaştı genç öğretmenin. Güçlükle yürüyen bir atın sırtındaki, yaşı ilerlemiş bir ananın yavrusuna sevecenlikle sarıldığını, bebesinin çıplak ayaklarını, onu soğuktan korumaya çalışırcasına iri nasırlı elleriyle kavrayıp örtemeye çalıştığını gördü.

Döndü, arabanın arka camından, gerilerde kalan, hızla gözden yitmekte olan göçerle baktı son bir kez. En önde yürüyen, atını yularını koluna takmış, sürükler gibi çekiştiren, bir taraftan da, tabakasından özenle tütün saran yaşlı adamı da göremiyordu artık.

Önüne döndü yeniden. Çocuk ve anası kalmıştı aklında. Anasını anımsadı. Ürkek ve tedirgin, diken üstünde bir yaşamı vardı.

Analar her zaman güzeldir, diye gülümsedi kendi kendine. 'Ya onun anası.' Şu, doktorlara, mühendis, avukatlara layık kızının, öğretmen çıkacak biriyle ciddi olmasına, arkadaşlık etmesine kızan, beni küçük gören ana... Kim bilir, ola ki kendince haklıdır. 'Yeniden düşlere daldığının, yine o saçlarına güneşi bulayan kızı düşündüğünün ayırdına vardı. Allah kahretsin, dedi yüksek sesle. Telaşla frene dokundu şoför. Yüzüne merakla baktı, genç öğretmenin. 'Hayırdır hoca ne oldu?' diye sordu. Arka koltukta oturan iriyarı adam, omzuna elini attı, 'Kötü bir şey mi oldu ki?' dedi.

'Şeyy, önemi yok... Almam gereken bazı evrakları unutmuşum da...' diyerek alelacele bir yalan uyduruverdi bocalayarak.

'Kötü bir şey olmasın da...' dedi arka koltuktaki adam. İnanmaz gözlerle baktı sürücü, 'Canın sağ olsun hoca' dedi. Sonra, kasabanın girişindeki rampayı zorlamadan çıkabilmek için seri bir devinimle vitesi küçülttü.

                                   XXX

   Arabadan inmiş,deprem artığı konutların kasabasındaki, kimselerin bilmediği, o soğuk, o üşüten, uykusuz geçen gecelerde, tavanından yıldızları seyredebildiği barakasına doğru yürüyordu. Kara yağmur bulutları, kasabanın üzerine çöreklenmiş, soğuk üşütücü bir karanlık çökmüştü. Sunta barakalarının bacalarından göğe dumanlar savruluyordu.

Genç öğretmen, iki yanı ağaçlıklı, çakıllı yoldan ilerlerken, iliklerine değin üşüdüğünü duyumsadı. Kasabanın üst yanındaki dağlara tünemiş olan bir kara bulut, gürültüyle kükredi. Başını göğe kaldırıp baktı. Alaca karanlıkta dolaştı gözleri. 'Yağmur yağdı, yağacak' diye mırıldandı. Sonra ürkek ve telaşlı adımlarının, bomboş yolda çıkardığı garip sesleri dinledi bir zaman. Islık çalmayı denedi. İçinden gelmiyordu, vazgeçti. Üşüyen ellerini cebine soktu, iyicene büzüldü.

O kızı düşlemeye koyuldu yeniden. 1977-DİYARBAKIR