Ana Sayfa
 



SÜRGÜN BAHÇESİNİN SOLAN REKLERİ MOLOKANLAR-DUKHOBORLAR

 

SÜRGÜN BAHÇESİNİN SOLAN RENKLERİ: MOLOKANLAR

 

ÖNSÖZ

 

Bu gün üç milyona yakın nüfusuyla dünyanın dört bir köşesine yayılmış bir halk Molokanlar ve Dukhoborlar. Yaşadıkları ülkelerde etkileri her zaman nüfuslarının yoğunluğuyla ters orantılı olmuş. Pasifist olarak adlandırılmalarına, bilinmelerine karşın boyun eğmeyi reddeden, direnen bir duruşları vardır. Pasifist sözcüğünün bu halkları tam olarak karşılamadığını düşünüyorum. Rus kilisesine karşı koymalarından, otokrat çar yönetiminin zorunlu askerlik hizmeti dayatmasına; özgür olabilmek umuduyla göçtükleri Amerika’da da karşılarına çıkan askerlik zorlamasına karşı her yönteme başvurmuşlardır. Bütün bunları yaparken şiddet dışında her yolu denemişlerdir. Dahası ilerleyen sayfalarda görüleceği gibi çok zorunlu kaldıkları durumlarda şiddet uygulayanlara karşı ve onlarla sınırlı kalmak üzere karşı şiddet uygulamışlardır.

Anadolu insanıyla da belli bir dönem aynı kaderi paylaşmış olan bu halklara ilişkin olarak Türkiye’de pek bir şey bilinmiyor. Buna karşın sözel kültürümüzde bu topluluklara ilişkin anılar canlılığını kuşaktan kuşağa aktarımlarla sürdürmektedir.

Görüleceği üzere bu topluluklar hakkında sınırlı birkaç yayın dışında bu güne değin pek bir şey yayınlanmış değil. Bu nedenle I.Semyonov’un kitabının Türkçeye kazandırılması gerektiğini düşündüm.

Benim açımdan bu konunun önemi bu iki mezhebin dinsel ritüellerinden çok onların yaşam felsefeleri; daha çok da birlikte yaşadıkları halklara aşıladıkları hoşgörü ve barış değerleridir.

 

    Rus Ortodokslarının alay etmek amacıyla taktıkları Molokan(süt içiciler )  ve Doukhobor (Ruh güreşçileri ) adlarını zamanla benimseyen bu topluluklar Rusya’daki baskılardan kaçarak Kafkasya’ya; 1878 den sonra da güneybatı Kafkasya'ya; yani bu günkü Kars, Ardahan, Iğdır ve hatta Erzurum, Erzincan yörelerine yerleşmişlerdir.

Gelenlerin önemli bir kısmı özellikle Dukhoborlar; 1900’lü yıllarda Güney kafkasya’yı terk ederek yeni yaşam olanakları bulabilmek için Amerika kıtasına giderken, kalmayı tercih edenler Çarlık Rusya’sının dağılmasından sonra bir süre Kafkasya'da oluşan çeşitli yönetimlerin ( Zakafkasya Seymi, Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan ve Cenubi-garbi Kafkas Demokratik Cumhuriyetleri ) içerisinde tutunmaya, varlıklarını sürdürmeye çalışmışlardır. Çileleri bununla da bitmemiştir. 1919 sonlarında Kafkas- Ardı’nda azgınlaşan siyasal ırkçılıktan onlar da nasiplerine düşeni almış; özellikle Taşnak'ların ve onların kışkırttığı göçmenlerin saldırılarına maruz kalmışlardır.

Değinmekte yarar vardır ki kimi sosyolog veya tarih bilimiyle uğraşanların ve daha çok da yerel tarihçilerin iddia ettikleri gibi Molokanlar  Beyaz Rus olmadıkları gibi, saf Rus ırkından da  olmaları gerekmemektedir. Diğer bir söyleyişle etnik köken Molokan olup olmayı belirlememekte; tersine hatırı sayılır ölçüde Ermeni ya da Gürcü veya Kossak kökenli olup da bu mezhebi seçenler de bulunmaktadır.

Özelikle Dukhoborların içerisinde  bu mezhebin ilk etkinlik ve yayılma alanı olmasından dolayı Rus Kossaklar çoğunlukta bulunmaktadır.

Benzer bir başka yanlış söylemde Molokanlığın bir Ortodoks sınıfı olduğu ya da Ortodoks mezhebinden sonradan ayrıldığı iddiasıdır. İlerine görüleceği gibi Molokanizm temel esasları açısından  “ilk Hıristiyanlık” dönemlerine kadar dayanmaktadır. Ancak sonraki yıllarda değişik dinsel akımlardan;  protestanlık ve diğer kimi küçük mezheplerden bir takım şeyler almıştır. 

Türkiye’de Molokanlara ilişkin olarak yazılıp çizilenlerin başında O. Türkdoğan’ın çalışması,  antropolog Şevket Aziz Kansu”nun 1942 yılındaki gözlemlerinin yer aldığı “Kars ilinin… Zöhrap köyünde yaşamış olan Malakanlara ait gözlemler “ adlı yazısı, benim  “Kars’ın solan rengi Malakanlar” adlı uzun çalışmam, Yavuz Aslan’ın Molokanlara ilişkin bir yazısı ve Vermont üniversitesi profesörlerinden Paul L. Magnerella’nın yazdığı İngilizce bir makaleyi sayabiliriz. Ancak vurgulamak gerekir ki Türkiye’de Molakanlarla ilgili ilk yazıları siyasal boyutuyla Kazım KARABEKİR yazmıştır. Bu gün ise bütün bunlara ek olarak; elinizde tuttuğunuz bu çalışmayla birlikte basılan İvan Semyenov’un önemli kitabı, ‘Kafkas-ardı’nda Molokanlar ve Dukhoborlar’  kitabından ve son olarak da ünlü sinema yönetmeni Yalçın Yelence’nin uluslar arası ödül almış olan ‘Karsın Solan Rengi Molokanlar’ adlı dokümanter filminden  söz etmek gerekmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAFKASYA’YA GELİŞLERİ

 

 

Molokanlar ve Dukhoborların öyküsü ilginç; ilginç olduğu kadar da trajik. “İlk Hıristiyanlar” diye tanımlayabileceğimiz bu topluluk, Rus halkından salt dinsel özellikleri, farklılıklarıyla değil; çalışkanlıkları, doğrulukları, dürüstlükleri ve belki de her şeyden önemlisi barış yanlısı olmaları, savaşa karşı olmalarıyla ayrılıyorlardı.

Denilebilir ki yeryüzündeki en büyük kitlesel vicdani retçi gruplar bunlardır

Ne Rus Ortodoks kilisesinin varlığını, ne de Protestanlığı benimsemeyen; onların öğretilerine başkaldıran, önemli bir gruptur Molokanlar ve Dukhoborlar. Bu iki topluluğun dinsel öğretileri kökenleri açısından birbirlerine çok yakın olmakla birlikte, birbirleriyle çok sıcak ilişkiler içinde olduklarını ve aralarında sıkı bağlar olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak şu kadarını söyleyebilirim ki Aslında, Molokanlarla Dukhoborların tarikatları arasında fazla bir fark yoktur. Semyenov’un kitabında ayrıntısıyla görüleceği üzere  “Dukhoborların dinsel öğretisi, inançlarını üç tinsel temele dayandırır: Hatırlama, bilinç ve irade. Bunlar Tanrı-Baba, Tanrı-Oğul ve Tanrı-Ruh’tur. Baba anımsamaktır, oğul akıl, Kutsal Ruh ise irade. Bu üçlü tek Tanrı’dır” inançlarının temeli vahiye dayanır ve eski ahit de yeni ahit de onlar için bir şey ifade etmez.  Oysa “Molokanların Tanrı anlayışının temelinde, Ortodokslarda olduğu gibi Mukaddes Kitap (Bible) vardır. Onlara göre Tanrı üç surette tanrı’dır: Tanrı-Baba, Tanrı-oğul ve Tanrı-Kutsal Ruh.” Ve onlar için Bibliya tanrının ruhunu taşıyan inanç kaynağıdır.’(Semyenov)

 Sonuç da kendilerini ruh güreşçileri olarak tanımlayan çoğunluğu Ukraynalı Don Kosaklarından oluşan Dukhoborlar da Molokanlar gibi kilise ve çarın hışmına uğramışlardır. Bütün farklılıklarına birbirlerine mesafeli durmalarına karşın yine de kökenden gelen ortak noktaları bulunmaktadır: Dünya görüşleri, yaşam tarzları hemen hemen aynıdır. Savaşmayı reddeden, şiddete karşı çıkan, ikonlara tapınmayı, ibadet etmeyi ve ruhban sınıfı kabul etmeyen, insanca yaşamadan yana, komünal bir yaşamı savunan bir felsefeleri vardır.

Ancak gerek Molokanlar gerekse Dukhoborlar, üzerlerinde uygulanan baskılara karşı çeşitli dönemlerde farklı refleksler göstermişlerdir. Rusya’da ilk ortaya çıktıkları dönemden; daha doğru bir ifadeyle kitlesel olarak baskı görmeye başladıkları dönemden başlamak üzere savunma durumuna geçmiş, boyun eğmeyi reddetmiş, askerlik yapma ve dinsel dayatmalara karşı durmuşlardır. Bu direncin Dukhoborlarda daha fazla olduğuna dair kanıtlar vardır. Bütün barışçılıklarına karşın Rusya’nın en zengin köyleri arasında yer alan kimi Dukhobor köylerinin kendilerine yapılan dayatmayı reddederek isyan etmeleri; bu karşı çıkıştan sonra Gürcistan’a sürülüşleri; geldikleri yeni topraklarda yerli halkla olan ilişkilerin kötüleşmesi nedeniyle özellikle eşkıyalara karşı kendilerini savunan silahlı çeteler kurmaları, şiddete şiddetle karşılık vermeleri gibi davranışları Dukhoborların sözcüğün yalın anlamındaki gibi ‘pasifist’ olmadıklarını göstermektedir.

Savaş karşıtı olma, askerlik hizmetine karşı çıkma konusunda da farklı davranışlar sergilemişlerdir. Rusya da askerlik dayatmasına karşı çıkan Dukhoborlar geldikleri Kafkasya da bir dönem sonra askeri yönetimle ilişkilerini yumuşatmış, Osmanlı –Rus savaşlarında geri hizmette de olsa Rus ordusuna yardım etmiş; hatta 1877–1878 savaşında önemli parasal destek sağlamışlardır. Bu çelişkili durum bu toplulukların yöre halkına ve yönetime kendini kabul ettirmesine kadar sürmüştür. Nitekim daha sonraları Rus yönetiminin silahlanma ve silâhaltına alma çağrılarına karşı olumsuz yanıt vermiş; bununla da yetinmeyerek kitlesel gösterilerle, Kars’ta, Gümrü’de, Tiflis’te ve önemli merkezlerinden olan Orlovka da tüm silahları toplayarak meydanlarda yakmışlardır.

1900 yılında yeni bir yurt arayışıyla Amerika’ya göçen bu toplulukların orada da askerlik hizmetine karşı çıktıklarını, parasal bedel ödeyerek askere gitmekten kurtulduklarını biliyoruz.   

   Semyenov kitabında Dukhoborların Molokanlardan en büyük farkının alkol tüketmesi olduğunu belirterek sigara ve alkole şiddetle karşı çıkan Molokanların Dukhoborların bir dindar olarak alkol tüketmelerini anlayamadıklarını söyler.

Her iki mezhebin de diğer Hıristiyan mezheplerinden ibadet, kilise, ikona, haç, istavroz çıkarma, ruhban sınıfı kabul etmeme ve en önemlisi de askerlik hizmetine karşı çıkmaları noktasında belirgin farklılıkları bulunmaktaydı.

Özellikle bu son nokta bu halkın kaderini önemli ölçüde etkilemiştir diyebiliriz.

   Bilindiği üzere Fransız ihtilalinden sonra tüm dünyada olduğu gibi Rusya’da da zorunlu askerlik hizmetinin dayatılması süreci kiliseyle arası zaten iyi olmayan bu mezheplerin kurulu düzenle ilişkilerin iyiden iyiye bozulmasına neden olmuş;  devlet ve kilisenin Molokanlar, Dukhoborlar, Subbotnikler gibi topluluklarla olan kavgası daha da derinleşmiştir.

Bu derinleşme bir taraftan bu mezhep yanlılarını kendi içlerine kapanmaya; bir taraftan da kendilerine dinsel öğretiler geliştirmelerine; temel aynı kalmakla birlikte din önderleri olan aksakallıların yol göstericiliğinde farklı dinsel törenler üretmelerine yol açmıştır.

Devletin, Rus egemenlerinin en büyük kaygısı ise kiliseyle ortaktı. Bu mezhepler öğretilerini yaymayı hızlandırdıklarında başta çarlık yönetimi olmak bütün egemen mezheplerin kiliselerinin otoriteleri sarsılacak; kitleler, bu topluluklardan etkilenebilecek, toplumsal huzursuzluklar başlayacak; belki de hepsinden önemlisi Rus egemenlerinin Rus halkına dayattığı zorunlu askerlik hizmetinden kaçma konusunda bu gurupların öğretileri etkin hale gelebilecekti.

  Bu önemli bir kaygıydı. Molokanizmin ve özellikle Don Kossakları arasında yaygın olan Dukhoborizmin çarın adeta savaş makinesi olarak kullandığı savaşçılıkları ile ünlenmiş Don Kossakları arasında giderek etkisini arttırabileceği ve onların savaşçı karakterlerini olumsuz etkileyebileceği düşüncesi yönetimi bu toplulukların Rusya içerisinden uzaklaştırılmaları gerektiği konusunda yeni önlemler aramaya itmiştir.

  Aslında felsefelerinin temelinde verimlilik ve çalışkanlık olan bu mezheplerden yararlanmak yanında bu kaygı daha ağır bastığından; öncelikle bu halkları bulundukları yerde tecrit etmek, sindirmek, bu mezhep üzerinde yoğun bir karşı propaganda yürütmek, örneğin Ortodoks din adamlarının bu mezheplerin mensuplarının evlerini basarak onları dine davet etmeleri gibi, bir yerden başka bir yere göç etmelerini engellemek, pasaport vermemek gibi yöntemler uygulanmış; bir yandan da bu toplulukların dinsel yol göstericileri, öğreti önderleri olan aksakallılarının üzerinde baskıyı artırmak, onları sürmek veya yok etmek gibi yöntemler denenmiştir.

     Çok özet olarak belirtmek gerekirse Rusya’da ortaya çıkan Molokan-Dukhobor topluluklarının yaygınlaşması ve çoğalması karşısında gerek otokrat çarlık yönetimi gerekse kilise bu inanca karşı akıl almaz bir savaş sürdürmüştür.

Molokan-Dukhoborlara uygulanan bu baskılar ara vermeksizin ve hız kesmeksizin

1. Aleksandr yönetimine değin sürmüştür. I.Aleksandr’ın başa geçmesinden sonra

1903 yılında önce Dukhoborlar, kısa bir zaman sonra da Molokanlar Çar’a bir dilekçeyle başvurarak kendi inançlarına özgürlük tanınmasını istemişlerdir.

Nihayet mücadele sonuç vermiş; 15 Temmuz 1805 de yapılan bir toplantı sonunda Dukhoborlar ve Molokanların çarın himayesinde oldukları, bunların mezheplerinde özgür oldukları ve kendi dinsel inanışlarını sürdürebileceklerine karar verilmişti.

Bu önemli adım 22 Temmuz 1805 yılında imparator tarafından yayınlanan bir fermanla bütün Rus yönetimine duyurulmuştur. Dahası yönetim bu mezheplerin Tavriya eyaletinin boş topraklarına yerleşmesine izin vermiştir. Nitekim 1803–1805 arasında yerleştirme adı altında Molokanlar ve Dukhoborlar bu topraklara sürülerek tecrit edilmeye başlanmıştı.

Ne var ki bu görece özgürlük de çok fazla sürmemiş; çar 1 Nikola’yla birlikte yeniden sürgün ve yıldırma dönemi başlamış, ibadet etmeleri, bulundukları yerden ayrılmaları bile yasaklanmıştı.

Bütün bunlar Kafkasya'nın Rusya'nın eline geçmesi sürecinde başka çözümleri doğurana değin sürüp gitmiştir. Özellikle 1801 de Gürcistan’ın Rusya’nın egemenliğini kabul etmesi gibi tarihsel olgular yeni bir seçeneği gündeme getirmiştir: Sürgün.

1830 da Molokanlar-Dukhoborlar ve diğer tarikat ve gurupların Rusya’nın güney eyaletlerine göçmeleri yasaklandı. Ancak Kafkasya ve Transkafkasya’ya göç etmelerine izin veriliyordu

     Ne var ki bu karar bile sorunu ortadan kaldırmıyordu.  Kimi çevreler, özellikle Dukhoborların Kafkasya’ya sınırın hemen yanı başına göç etmelerine izin verilmesinden de rahatsız olmuşlardı. Dukhoborların sınırın hemen ötesinde dahi Rusya’daki Don Kossaklarını etkileyebilecekleri, Kossaklar arasında Dukhobor öğretisini yayacaklarını; en azından onlar arasında savaş karşıtlığını yaygınlaştırabileceklerini bu yüzden de daha öteye; Kafkas-ardı’na; Azerbaycan, Ermenistan ve (Güney-batı Kafkasya)Kars topraklarına yerleştirilmeleri halinde daha kolay tecrit edilebileceklerini düşünüyorlardı.

   Elbette ki Rus egemenlerinin ve kilisenin bu katı tavrına karşı verilen mücadelede bu halklar yalnız değillerdi.  Bir takım siyasal çevreler ve aydınlar bu halklara önemli bir destek vermiştir. Lev Tolstoy bunların başında gelmektedir. Lev Tolstoy birçok yazısında bu halklara olan sempatisini gizlememiş, sempatiden öte bu halklarla somut dayanışmaya girmiş; ayrıntılarını Semyenov’un kitabında bulabileceğiniz kampanyalar düzenleme, kitabının telif hakkını bağışlama gibi önemli işler yapmıştır.

Sonraki yıllarda özellikle Rus sosyal demokratik hareketinin; giderek Bolşevizmin ve onun önderlerinin Molokanlar ve Dukhoborlardan yana olan tavrı giderek belirgin hale gelmiş; onlarda bu halkların paylaşımcı, komünal, kolektif üretkenliklerinin geleceğin insanının şekillenmesinde önemli bir yerinin olacağı düşüncesini güçlendirmiştir.

Bolşevik hareketin önderi Vladmir İliç Lenin ve önemli bir Bolşevik olan sosyolog Bonç- Bruçeviç’in bu iki halkın kazanılması ve bu halkın yaşam tarzının Komünizmin kazanımları arasında yerini alması doğrultusunda yaptığı çalışmalar bilinmektedir.

Bolşevik yönetim onlardan özellikle işlerin ağır yürüdüğü kolhozlarda verim ve üretimi artırmak yolunda yararlanmıştır.

 KAFKASYAYA GÖÇMEN YERLEŞTİRME POLİTİKASI

Kimi tarih yorumlayıcıları Kafkasya’ya, Kars ve çevresine yerleştirilen Mennontların, Subbotniklerin, daha çok da Malakan-Dukhobor Topluluklarının aslında Kafkasya'yı klasik anlamda sömürgeleştirmek, buraları Ruslaştırmak amacıyla yerleştirildiklerini söyleseler de tek başına bu yargı doğru değildir. 

 Gerçekten de ilk bakışta Malakan-Dukhobor topluluklarının Kafkasya’ya yerleştirilmesi planı Rusya’nın Kafkasya’yı Ruslaştırma planının önemli bir parçası gibi görülmekteyse de aslında bu halkların Kafkasya’ya yerleşmeleri/yerleştirilmelerinin birden fazla amacı bulunmaktaydı.

Yönetim ve dini çevreler öncelikle bu unsurları merkezi Rusya’dan uzaklaştırmakla Ortodokslar ve Protestanlar içerisinde bu inancın propagandasının ve yaygınlaşmasının önüne geçeceklerini, böylelikle toplumda rahat ve sükûnun sağlanacağını düşünüyorlardı.  Sonra da çok saldırgan ve ilkel buldukları Kafkasya’nın yerli halkının bu pasifist, barışçı toplumlara karşı ciddi bir savaş açacağını ve bunun da onları yıldırabileceğini ve hatta ortadan kaldırılabileceğini hesaplıyorlardı.

Gürcistan’da ilk Dukhobor yerleşimi 1830 yılında Altı ağaç ve Topçu köylerinin inşası ile başlamıştır. Bunu 1931 yılında Karabağ’da Dukhobor Kızıl Kışlak köyü, 1832 yılında ise Nahcıvan’daki Bazarçay köyü izledi. Özellikle bu yıllardan sonra önemli oranda Molokan ve Dukhobor göçleri yaşandı.

“Daha öncesinde ise Güney Kafkasya’da Alman kolonilerinin kurulduğu biliniyor. Bunlar 1817 yılında Gürcistan üzerinden gelerek birkaç koloni olarak Tiflis ve Elizavetpol Vilayetlerine yerleşmişlerdi. 1830 yılında sayıları yaklaşık 2000 kişiydi. Hepsi Protestan’dı ve İsa’nın bir kez daha yeryüzüne gelmesini beklerken, buralarda barış, ruh huzuru aramaktaydılar. Peygamberlerine göre İsa Mesih’in yeryüzüne tekrar gelişi 1836’da Ağrı dağı bölgesinde gerçekleşecekti. Benzeri duyumlar Molokanlar aynı zamanda da Dukhoborlar arasında da çok yaygındı.”( Semyenov)

    Molokan ve Dukhoborların Türkiye ve İran'la hudut olan Tiflis, Erivan, Gence, Şamahı eyaletlerinin topraklarına yerleşmeleri Kafkasya'daki kral naibinin kararıyla gerçekleşti. “1879 yılında Kars’la Rusya arasındaki ilişkiler hızlandıkça Dukhoborlar Kars’a yönelmişler.  XIX yüzyılın sonlarında 1886 yılında yapılan resmi sayımlara göre Kafkasya’da 13 bin Dukhobor yaşıyormuş. Bunlardan Tiflis guberniyasında (Ahılkelek ve Borçalı’da )7132, Elizavetpol’da 2280, Kars bölgesinde – 3396, Erivan guberniyasında 200 kişi yaşıyormuş.”(Semyenov)

Belirttiğimiz gibi ilk Dukhobor yerleşimi bu günkü Gürcistan’ın Ahılkelek bölgesinde Altı ağaç ve topçu köylerine olmuştur. Bu göçleri devlete karşı geldikleri için sürülen; aslında Rusya’nın en zengin köyleri arasında yer alan sekiz Dukhobor köyü izlemiş olmalıdır.

“Dönem hükümeti Protestanlığı kabul eden 10 kadar Dukhoboru ödüllendirerek onlara en iyi yerden istedikleri kadar toprak bağışlamış; buna karşılık inancından taviz vermeyen yaklaşık 5000 kişi ise cezalandırılmış; sonra da sürgüne gönderilmiştir. 1841 yılında onlar beş grup şeklinde Kafkasya’ya bağlı (Şimdiki Gürcistan topraklarında bulunan kısım) Ahılkelek kazasının soğuk bir arazisine getirildiler. Onlar burada 8 köy oldular. Bu köylerin adı, Goreloe, Bagdanovka, Orlov, Efremov, Spasski, Troiçkoy, Rodinovka ve Tambovka köyleri idi. Burası dağlık, - deniz seviyesinden 1880–2100 metre yüksekte olup, tarıma elverişsiz bir yöreydi…”

“Gelen göç dalgalarından biri Rusya ve İran arasında başlıca ticaret yoluna dönüşecek olan Tiflis, Elizavetopol (Gence), Kazak, Dilican, Elenovka (Sevan), Ahta (Razdan) hattı üzerine yerleşmişti. Bir başka göç dalgası ise Türkiye üzerine yürüyen Rus ordularının geçmiş olduğu bir başka önemli stratejik hat üzerine Tiflis, Aleksandropol (Gümrü), Kars, Erzurum çizgisinde yerleştirilmişti. Buralarda tarikat yerleşimlerinin yanı sıra ordu mensuplarından ve Kazaklardan oluşan Rus Ortodoks köyleri de kurulmaktaydı: Celaloğlu, Kamenka, Rus Gergerler, Novopokrovka, Privolnoye...”ydi

XIX. yüzyıl sonlarından başlayarak XX. yüzyıl başlarına kadar Kars bölgesindeki Rusların nüfusu yaklaşık 11000 kişiyi bulmuştu. Bunlardan 6500’ü Molokan, 3000’den çoğu da Dukhobor’du. Buralarda Blagodarnoye, Dubovka, Plodorodnoe, Novopetrovka, Odintsovo, Romaşevka vb. adlarında zengin köyler vardı.” (Semyenov)

    Rusya kendi bakış açısına göre sorunun çözümünü bulmuştu. Ne var ki  durum pek de öyle değildi. Kısa zamanda bu göçlere ilişkin kimi sorunlar ortaya çıkmıştır. İlk sorun ilk yerleşimciler olan Dukhoborların Gürcistan’a yerleştirilmesinde çıkmıştı.

 Müslüman göçer gruplarla; yani Şamahı -Kuba bölgesinden yılın belli dönemlerinde bölgeye göç ederek sürülerini yayan göçerlerle bu yeni yerleşimci göçmenler arasında sorunlar baş göstermiştir. Yüzlerce yıllık göç rotaları üzerinde olan bu topraklara gelen göçebeler hayvanlarını otlattıkları o topraklar üzerine evler, bahçeler, tarlalar açmış

 olan göçmenlerle karşılaşmışlardır. Elbette ki kadim göçer guruplara buraların artık çarın toprağı olduğunu anlatmak kolay değildir. Göçerler yeni göçmenlerin topraklarına büyük zararlar verirler. Sorunlar başlamıştır. Çarın 'özel mülkü' olarak kabul edilen bu toprakların “sahipsiz” olmadığı gerçeği ortaya çıkmıştır. Yeni gelenler yöneticileri bu ihlallerin ve saldırıların önünü alması için sürekli sıkıştırırlar.

Rus yöneticiler bu şikâyetlerin önünü almak için Dukhoborlara kendi güvenliklerini sağlamayı önermekten, Mustafa palavandov, Server Atabekov gibi yerli Müslüman beylerini yörenin güvenliğinden sorumlu tutmağa kadar birçok yöntemi denemişlerdir.

 Gerek Dukhoborların Kafkasya’ya başlayan göçü, gerek bunu izleyen Subbotnik ve Molokan göçleri sonunda hep bu gibi sorunlar yaşanmıştır.

Sorunlar sadece göçebelerin Rus göçmenlerin topraklarına, ekili alanlarına zarar vermeleriyle kalmamış, bir süre sonra türeyen silahlı çeteler Molokan- Dukhobor köylerini basmaya, hırsızlık, ırza geçme gibi eylemlere başlamışlardır.

Yapılan bütün şikâyetlere karşın ne Rus askeri yetkilileri, ne yerel yöneticiler bu sorunu kökünden çözmeyi başaramamıştır. Bunun üzerine oldukça ilginç bir dönem başlamış; Molokan –Dukhobor gurupları kendi korucularını oluşturmuş,  silahlı çeteler kurmuş,  silah ve şiddet kullanmaya başlamışlardır.

 Belirtmek gerekir ki şiddete başvuran bu çetelerin yöntemleri yerli halkın; Ermeni ve Karapapakların içinden çıkan eşkıyalar ve onların çetelerinin yöntemlerinden farklıydı. Molokan-Dukhobor Çeteleri yakaladıkları hırsızların veya saldırganları diri diri yakma, ırza geçenleri hadım etme veya sürek avı düzenleyerek avlama gibi yöntemler kullanıyorlardı. Yani onlar kendilerine yapılanlara karşılık olarak Ermeni ya da Tatar köylerini basma,  kadın ve kızlarını kaçırma, tecavüz etme ya da mallarını çalma biçiminde karşılık vermiyor; sadece bu çetelere, çetelerin mensuplarına karşı terör uyguluyorlardı.

Bu aslında savaşa, silaha, insan öldürmeye karşı çok net duruşu olan bir topluluğun ilginç bir çelişkisi gibi görülebilirdi. Ancak bir dönem çok yoğun bir biçimde görülen bu koruculuk yöntemi belki de bu tür şeye kalkışacak olan çevrelerin ve kişilerin gözünü korkutmak amaçlıydı ve bir müddet sonra görülmedi de.

  Yine de Kafkas-ardı ülkeleri olan Azerbaycan, Ermenistan ve güneybatı Kafkasya (Kars –Ardahan –sürmeli Çukuru) topraklarında yeni göçmenlerle yerli halk arasında buna benzer sorunlar sıklıkla yaşanmış; ancak özellikle göçmenlerin barışçı tutumu, kavga yerine dostça ve kardeşçe yaşamayı tercih etmeleri yanında kendi kazançlarından pay vermeleri, yerli halka yaşam düzeylerini yükseltecek tarımsal ve zirai teknikleri öğretmeleri, kendi tarım ve ziraat aletleriyle onlara yardım etmeleri gibi birçok neden bu toprakların yerleşikleri ile göçmenler arasındaki ilişkilerin giderek iyileşmesini sağlamıştı.

Ne var ki bu halklar için sorunlar bitmiyordu.

Yerli halkla olan çelişkiler ortadan kalkmaya yüz tutarken bu kez merkezi iktidarla köprüler atılıyordu.

' …balayı 19. yüzyılın sonunda gündeme gelen zorunlu askerlik uygulamasına kadar sürdü. Molokanlar askerliği insanların zalimliği olarak tanımlayıp askerlik yapmayı reddettiler. Bu yeniden Molokan halkının acı ve sıkıntı çekmesi demekti. Yeniden kaçış başlamıştı. O dönemde Amerikan toprakları onlar için özgürce yaşanabilecek topraklardı. Bu Molokanların Kafkas-ardı’ndan Amerika, Kanada hatta Avustralya'ya göçüne yol açtı. '  (I.SEMYONOV)

Bir taraftan yerli halkla ilişkileri yoluna koymaya çalışırken; bir yandan da Rus yönetimiyle mücadele eden göçmenler,  üzerlerinde uygulanan baskıya karşı yeni yollar aramayı; gerçekten de rahat edebilecekleri bir ülke arayışını hep sürdürmüşlerdi.

  Bunun bir sonucu olarak 1900 lü yıllarda Kafkasya’dan önemli bir göçmen grubu Amerika kıtasına göçmek durumunda kalmıştı.

 Her şeye rağmen gitmeyip kalmayı seçenler açısından da durum pek parlak olmamıştı. Harcadıkları onca bir arada barış içinde yaşama çabasına karşın; 1. dünya savaşının sonu anlamına da gelen Rus imparatorluğunun çöküşü taşları bir kez daha yerinden oynatmış; bu kez de Kafkas ve Kafkas-ardında batılı ülkelerin başlattığı ayrılıkçı hareketler,  dar milliyetçilikler ve otorite boşlukları kendini savunmak için hiç bir şey yapmayan, yapamayan barış yanlısı Dukhobor-Molokan halklarının felaketine yol açmıştır. İlerleyen bölümlerinde bu yaşanan acıları ayrıntılarıyla özellikle kaynaklarından aktararak vereceğiz.

 

 

 

 

1917 EKİM DEVRİMİNDEN SONRA KAFKAS-ARDI

 

 

Aslında Kafkas ardı Ruslarını sıkıntıya sokan şey yöredeki Ermeni- Gürcü- Osmanlı paylaşım mücadelelerinin ulaştığı yeni boyuttu.

Ekim devrimi ve bunu izleyen günlerde çarlık döneminde özel bir yönetimle yönetilen bu bölgede oluşturulan “özel” komitelerin(Ozakom, Zakavkom, Zakafkasya sem’i) Rusya’da çıkan iki başlı iktidar çekişmesinde “Geçici Hükümet’in yanında yer alması ve giderek onlardan oluşması; bölgede faaliyetlerini sürdüren Sovnarkom'un bütün çabalarına karşın kopmayı giderek hızlandırıyordu. Sovnarkom içerisindeki Bolşevikler kökenlerine bakılmaksızın Kafkasya’nın Rusya’dan kopartılması çabasına karşı direniyorlardı.

Bütün bu çabalara karşın özellikle Avrupalı galip güçlerin temsilcilerinin yörede gözlemcilik adına cirit atmaları, karşı propagandalarını hızlandırmaları sonucunda aslında Zakavkom döneminden başlayan bir süreçle Kafkasya’nın fiilen kopuşu gerçekleşiyordu.

   Bunu Brest-Litovsk anlaşmasıyla Kars, Ardahan ve Batum’un Osmanlılara bırakılması kararı izledi.

Aslında Sovyet Rusya'nın zaten bu topraklar üzerinde fiili bir denetimi kalmamıştı. Uzun bir süreden beri bölgeyi yöneten “özel komite” ve onun devamı Seym yönetimi bölgeyi askeri valilikle yönetmeye çalışıyordu.

    Bütün Kafkasya'da olduğu gibi Kafkas ardı’nda da halk toplulukları 1906 yılından sonra giderek artan bir hızla kendisini kurmuş bulunduğu Sovyetlerle, meclislerle kendisini yönetmeye başlamış ve “Meclis Hükümeti yönetimi” modelini geliştirmişti.

Zakafkasya Seym’i yönetimi döneminde de gerçek bir yönetim bir hükümet yoktu. Ermeni meclislerinin temsilcileriyle Gürcü ve Azeri toplumlarının meclislerinin temsilcilerinin oluşturduğu üst meclis gibi görev yapan (Seym) meclis yönetimi, aslında alt ulusların meclislerinde almış oldukları kararları onaylamaktan öte bir inisiyatife sahip değildi.

Toplulukları fiilen kendi aidiyetlerinin meclisleri yönetiyordu.

Ancak dağılan Rus ordusu içerisinde kalan askeri kadroların çoğunluğunun Taşnaksutyun yanlısı olması; bir devlet ve hükümet olmaktan uzak olan bu oluşumun askeri işlerinin Taşnaksutyun'un eline geçmesine neden olmuştur.

 Taşnaksutyun yönetimi ise özellikle Kars ve çevresinin Ermeni toprakları olduğunu iddia ettiğinden bu yöre üzerinde keyfi uygulamalarını Askeri valiliği eliyle giderek sertleştirmeyi denemektedir.

Kars yöresindeki Müslümanların, Molokanların ve Rum topluluğunun da yıllardır kendi kendilerini yönetme geleneğine sahip olması; yani kendi meclisleri ile kendilerini yönetebiliyor oluşu bu keyfiliği frenliyordu.

1917 Şubat devriminden sonra artan bu baskılar karşısında Kars ve çevresinin yönetim biçimine ilişkin yaşanan sorunun Sen Petersburg'a götürülmesi gündeme gelmiştir. Başka bir çalışmamda ayrıntılarıyla ele aldığım üzere (Kars ve çevresinde aydınlanma hareketleri.)Rusya Müslümanları konferansında alınan bir karar gereğince oluşturulan seçilen bir heyet Sen Petersburg'a giderek, gerek Petersburg Sovyeti’yle, gerekse Geçici Hükümet’in temsilcileriyle görüşerek soruna yeni bir çözüm önerir. Bu önerinin kabul edilmesi üzerine yöre orada yaşayan halkların kendi meclisleri tarafından dönüşümlü olarak yönetilmeye başlanır.

  Bu model oldukça ilginç bir modeldir. Bu modele göre kenti bir hafta yerleşik Ermeni topluluğunun Sovyet 'i, bir hafta Rum Sovyet’i, bir hafta da içerisinde Molokan ve Dukhoborların da temsil edildiği Müslüman Sovyet’i yönetecektir. Böyle de yapılmıştır. Osmanlı ordusu kente girinceye kadar da bu uygulama süregelmiş; böylece yöre halkı rahat bir nefes alabilmiştir. Belki de Molokanlar ilk kez bu yönetim deneyimiyle üzerinde yaşadıkları toprakların yönetiminde söz sahibi olmuşlardır.

 

ERMENİ -MOLOKAN İLİŞKİLERİ

Kafkas-ardında yaşayan Molokan ve Dukhoborların yaşamları yörede Rus etkisinin kalkmasına paralel olarak azgınlaşan milliyetçi- şoven eylemlerden olumsuz olarak etkilenmiştir. Özellikle Taşnaksutyun hareketinin yöredeki halklara karşı başlattığı yıldırma ve kaçırma eylemleri önemli sonuçlar doğurmuştur. Gürcü sosyalistlerinden Karibi’nin kaleme aldığı Kırmızı kitap’ta o dönem Ermenistan topraklarındaki Molokan ve Dukhoborların durumuna ilişkin önemli bilgiler vermektedir.

“ Rus köylülerinin durumu- hem siyasal hem de ekonomik bakımlardan-Ermenistan’da özellikle zordur; güney Kafkas’ın diğer bölgelerine kıyasla, burada şoven hırslar özellikle artmış durumdadır, diğer taraftan ise erzak sorunu had safhadadır. Birçok Rus köyleri dağıtılarak taş yığını haline getirilmiştir; evlerinin dağıtılması sonucunda gördükleri zararlar dışında; ev eşyalarının tarım aletlerinin ve hayvanların Ermeni mülteciler ve komşu Ermeniler tarafından çalınması ve özellikle de ekin ve çayırların zehirlenmesi halkın büyük zarar görmesine sebep olmuştur. Zararın toplamı muazzamdır. Örneğin Yelenovka köyünün sakinlerinin toplam zararı 8 milyon ruble civarındadır. Rus halka Ermeni askeri birlikleri de çok zarar vermiş, bunlar arasında özellikle Şuşa taburu özellikle gayret harcamıştır. Türklerin işgal ettikleri bölgelerde halk çok daha az zarar görmüştür”

( Sosyal Demokrat gazetesi sayı 75 1919 Akt. Karibi)

Yine Karibi kitabında Güney Kafkas Rus halk temsilcilerinin 2. kongresine sunulan bazı bölümleri aktarır.

“1918 başlarında Rus birlikleri Kafkas'ı terk ettiğinde, hâkimiyetin kendi ellerine geçmekte olduğunu ve Rus halkın korumasız kaldığını hisseden komşu Ermeni köyleri bizi her yönden sıkıştırmağa kalktı. Bize ait toprakları kendi aralarında paylaşmaya başladılar. Topraklarımızı aralarında paylaşarak, hayvanlarımıza el koyarak, keza yağma ve tehditler yoluyla Rus köylülerden birçoğunun evlerini yok pahasına satmalarını, beraberlerinde götüremedikleri ev eşyalarını ise bedava bırakmalarını sağladılar. Ermeni komşularımızın sürekli baskıları sonucunda, bölgelerde kalmış olan biz Ruslar çok az tarlaya ekin yapabildik, ama Ermeni askeri birlikleri ve Ermeni mülteciler onları da zehirlediler… Ermeni hükümeti her yanda Rus halka karşı zorbalık yapmaktadır. Devlet yüklerinin taşınması için nedense hep biz Rusları görevlendiriyorlar, oysa bizden on kat daha kalabalık Ermeni köyleri bu yükümlülükten tamamen muaftır.